• Admin

Dua, eyleme geçmektir



Fikirlerini çok takdir ettiğim Kemal Aras, yazılarını Facebook üzerinde paylaşıyor ve bu yazdıkları anlık geçişte eğer okuyan varsa, ancak onların dikkatini çekebiliyor. Takipçisi de fazla değil.


Onun bu fikirlerinin yayılmasına katkı sağlamaya başlamak için, özellikle bu günü 27 mart 2020 gününü seçtim. Bu gün, ülkemizde camiler kapalı olmasına rağmen, Diyanet İşleri başkanlığı, seçilmiş bir grup ile cuma namazı kıldı.Bu beni çok yaraladı.


DİB'nın bu fahiş hatasından sonra artık bu konuda bir şeyler yapmak farz oldu. Bu amaçla, Kemal Aras'ın bu seçkinlerin kıldığı cuma namazı vesilesiyle kaleme aldığı uzun yazıyı Facebook'tan copy-paste yaparak buraya alıyorum.


Dua konusunu işleyelim biraz. Bu konu, çok yanlış anlaşılan bir konudur. Camilerde, evlerde dua ediyoruz diye nihayetsiz şirke girilmekte, birtakım iftira ve yalanlar Tanrı'ya izafe edilip, bir de kabul edilmesi beklenip, 'amin' denilmektedir. Tanrı, müşriklerin duasına yanıt ve karşılık vermez, kabil, yapılmış bir iş olarak görmez. Müşriklerin yaptığı duaların, sünnetullah içinde karşılığı ve bir değeri de yoktur


Dua, eyleme geçmektir. Akıl, ilim, görgü, deneyim, basiret, neden, plan, emek, zihin, meslek gibi nice güç ve yeteneklere sarılmak, duanın şükrüdür. Dua için şükür, yani gereklerini yerine getirmek, zorunludur. Dua, pasiflik ya da pasif eylem hâli değildir, fiilî, aktif eylem hâlidir. Dua, arzu etmek, istemek değildir. Arzu edilene, istenilene, azimet, kararlılık, odaklanma ve içtenlikle yönelerek nedenlerine sarılmaktır. Daha doğrusu, önce bu özelliklere hâiz olarak ve sistem bilinciyle isteği oluşturmaktır.


Basit örnek:
Su içmeyi istemeniz, suyu içebileceğiniz anlamını taşımaz. Ayağa kalkmak, suya yönelmek, bardağı doldurmak gibi gerekli nedenleri azimet ve kararlılıkla yerine getirmeniz ve bedeni isteğe odaklamanız gerekir. Bu şartlar oluşmadan, sadece su içmeyi arzulayıp zihinden geçirseniz, veya 'Allah'ım, bana su ver, susuzluğumu gider' deseniz, ebediyen suyu içemezsiniz.

'Dua edin, duanıza yanıt vereyim' sözü, nedensel süreçler itibarıyla eyleminizi gerçekleştirmenize yarayacak nihayetsiz nedenler, sizde, evrende, varlıkta döşelidir, eğer görürseniz, ararsanız, bulursunuz ve hedefinize ulaşırsınız demektir. Bu, tevhid dediğimiz birlik hâlidir. Çünkü solumanız için dahi, tüm sistem ve o sistemde gizli açık döşenmiş sonsuz nedenler gereklidir.


Diyanet ve din adamlarının etkin ve çoğunlukta olduğu ülkelerde halkların, 'geleneksel duayı' çokça etmelerine karşın, azap, sıkıntı ve felaketlerin daimi olarak başlarında gezinmesinin nedeni, bu halkların cahil, fâsık ve müşrik tabiatlara sahip olmalarıdır.

Bu halklar, bu tabiatlarından tevbe etmeden, işin doğrusunu yapmadan ebediyen dua etseler, asla yardım ve inayete ulaşamazlar.

Tanrı, fâsık ve müşriklere acımaz.

Basit örnek:
Herhangi bir hastalığa yakalanan bir kişi, hastalığın şifası için doğaya döşenmiş nedenlere sarılmaksızın, sırf 'geleneksel duayı' yapsa, 'Tanrı'm, bana şifa ver, iyileştir' dese ve bu biçimde ebediyen yalvarıp yakarsa, ne duasına bir yanıt alabilir, ne de iyileşebilir.
Çünkü bu şekliyle dua etmek, Tanrı'nın bütün her şeyi eksik yarattığını, sıkıntıların nedenlerini ve şifa, çözüm yollarını vermediğini, bu yolları arayacak akıl, basiret, bilinç, göz, kulak gibi güçleri yani melekleri insana sunmadığını kabulle, tüm varlığı ve doğayı inkâr ve tezyif ederek, Rahman'a şirk koşmaktır.
Sünnetullahı inkar edenler, hezeyandadır.

Ama aynı insan, sıkıntıları çözecek nedenlere sarılsa, örneğin aldatmayan, dürüst bir doktora gitse, doğru ilaç ve tedavi yöntemlerini uygulasa, işte o zaman, duaya ve gerçek nedenlere sarılmış olacak ve aslında bu nedenlerin hepsinin, Tanrı tarafından kendine ihzar edilmiş şifahâne veya eczane hükmünde olduğunu anlayıp, yaptığı tüm işlerin şükür olduğunu kavrayacak ve içten içe, samimiyetle, bir bilinç, idrâk ve yaşayış hâlinde, gösteriş, duyuru veya münafıklığa sapmadan Tanrı'yla yüzleşecek, tedbirsizlikten dolayı hastalanmasına rağmen, kendine şifa nedenlerini sunan Tanrı'nın, duasını kabul ettiği için şükredecek ve hatalarından dolayı bağışlama isteyecektir. Çünkü, “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur;”* ayetini, fiilen, eylem halinde yani dua ederek yaşayıp, idrak etmiştir. (Şu'ara 80)

Not: Şu'ara 80'de geçen şifa ile şefaat, aynı anlamlar da olup, 'iyileştirmek, çözüm yolları ortaya çıkarmaktır.'

Basit Örnek-2
Bir kişi, gerekli bütün şartları taşımasına ve tüm sınavlarda başarılı olup, duayı hakkıyla yapmasına rağmen kamuya alınmayıp, hiçbir şartı yerine getirmeyen, sınavlarda da başarısız olan birisi, torpil, kıyak, rüşvet, kopya gibi yollarla yani duaya ortaklar koşarak kamuya alınsa, bu kötülüğe neden olanların tamamı; şirke sapıp, cürümlerinden dolayı fasıklıkla damgalanmış olur. Ayrıca bu kötülüğe neden olanlar, adalet, ehliyet, ilim, erdem ve iyiliği emreden sayısız ayeti de inkar ederek, kâfir olmuştur.

Ne oldu şimdi?

'Ben müslümanım' demekle müslüman olunamadığını anlamış olduk.



Temenni olarak yapılan yakarış, değerlendirme, yüzleşme, dilek, istek veya yalvarmalarda, ölülerin, işlerin, okunan ayetlerin, tapınak ve benzerlerin devreye sokularak yardım, şefaat, imdat, torpil, kıyak, af veya bağışın talep edilmesi veya şunun bunun hatırına ya da Musa'nın, İsa'nın, Muhammed'in aracılığıyla veya falanca şeyh, gavs, kutup, hoca efendi hürmetine Tanrı'ya yönelmek, şirk olup, kaçınılması gereken işlerdendir.

Tanrı, bir insanı bağışlayacaksa, hiç kimse onu azaba itemez ve eğer azaplandıracaksa hiç kimse de kurtaramaz.

Şirk, Tanrı'ya bilinçsiz kalıp, O'na, nimet ve rızıklarına, hayvan ve insanlara haksız yere ve açık biçimde düşmanlık beslemektir.

Bugün ülkemizde, 'Rabbimiz'e dua ediyoruz' denilerek şirk koşulmakta ve maalesef bu inanç biçimi, camilerde, tarikat ve cemaatlerde, politika, okul ve evlerde, hasılı yaşamın her alanında ve yaygın olmak üzere kutsanmaktadır.

Örneğin camilerde, koronavirüsünden kurtulabilmek için ölülere dua edilmekte, salavatlar çekilmekte, onların şefaatleri istenilmekte, hatta bağışlayacak olan Tanrı olmasına rağmen, 'Ey Allah'ım! Bizleri Muhammed'in şefaatine nâil eyle' diye, tamamıyla şirk, müthiş bir cehalet ve kâfirlik sergilenmektedir. Sonra, bu isteklerinin gerçekleşmesi için, topluca 'amin' demektedirler.

Bizdeki bu durumun benzerleri, Hristiyan ülkelerinde de vardır. Onlarda da rahipler, helikopterlerle kentlerin üzerinde 'haç' gezdirmekte, kutsal sularından cemaatlerine içirip, halklarını arındırmaya çalışmaktadırlar.

Ve daha bunun gibi nice örnekleri vardır.

Eğer ki bu toplumlar, bu inançlarından vazgeçip, şirk koşmaksızın ve hak yönüyle Tanrı'ya yönelmezlerse, sonsuz ve büyük bir zulüm yüklenmiş olacaklardır.


'Allah'ım, bizi Muhammed şefaatine nail eyle' temennisi, ölüleri aracı edinmek anlamında zihin ve inançlarda kazılı bir temenni, yakarış, yalvarış ve dilek olup, bu temenninin, tevhide uygun bir anlama kavuşabilmesi için, Muhammed sözcüğünün sıfat anlamına yönelip, 'vahiy/Kur'an tedavi, onarım, aracılığı ve iyileştirmesine nail eyle!! anlamına benzer anlamlarıyla düşünmek gerekir. (Muhammed'in bir anlamı da, vahiydir.)

Böylelikle kasıt, Kitab'ın hedefi olan rüşde ulaştırmak, erdem, hak ve hakikat ehli kılmak ile, müstakîm yolda yürüyen doğrular, âdiller, iyiler ve arifler özelliklerine haiz kılmak olur. Yine cümle, ölülerden yardım istemekten uzaklaştırılıp, yaşayan dirilere ve yaşayanların ulaşmakla sorumlu olduğu nedenlere yöneltilmiş olunur.

Bu dünyada gerçeği idrak edemeyip, şirkte kalan bir insan, başka hiçbir dünyada da ulaşamayacaktır.

Önce görürsünüz, sonra gördüğünüzü anlamlandırırsınız. Önce hakka aşina olursunuz, sonra hakkı anlamlandırırsınız. Görmediğinizi anlamlandıramayacağınız gibi, ulaştırılmadığınız gerçeği de anlamlandıramazsınız.


Resul/Nebi kıssalarında gördüğümüz nedir? Hakkı, hakikati arayan, kıyas eden, sorgulayan, aslını, adalet ve ilmini araştıran ve nihayetinde ulaşan figürler, artık yaşamı, toplumunun içinde bulunduğu çelişkileri, inançları anlamlandırabiliyor ve itiraz edebiliyorlardı.

Demek ki hakikatin rüşdüne ermek, her şeyden çok önemlidir. Rüşde ermenin, Tanrı'nın sırf lütfu olmak üzere sayısız yol ve serüvenden sonra gerçekleşebilecek zorlu, hiçte kolay olmayan, emek isteyen bir iş olduğu da ortadadır.


Not: Şifāˀ (شفاء), iyileşme, çözüm yolu bulma (tedavi), sıkıntı ve hastalıklardan kurtulma anlamındadır. Şafāˁa ͭ (شفاعة) şifa ile aynı kök ve anlam da olup, aracılık etme olarak hafızalarda kalmış bir sözcüktür. Aracılık etmek dahi, iyileştirme, düzeltme, tedavi etme, onarma gibi hedeflere racidir. Zihinlerdeki anlamıyla şefaat dileyen bir insan da, günahları nedeniyle hakkındaki kararın iyileştirilmesini ölüleri vesile edinerek talep etmiş olur. Kur'ândan çok sonra oluşturulan lügatlarda, aracılık edinme şeklinde anlam verilmesi de bu anlamdan dolayıdır. Çünkü her tedavinin, aracı olduğu bir hedefi vardır. Bu anlamda Kur'ân, kalplere, akıl ve basiretlere şifadır.


İman, öncelikle anlamakla, mânâyla ilgili bir kavramdır. Anlayış yoksunu, yani iman zaafiyeti taşıyan bir insan, tonla kitap okuyup yazsa veya birçok önderlere bağlı olsa da, boşunadır. Anlamak için bilmek, bilmek için idrak etmek gerekir. Güven duygusu, ancak bunlardan sonra oluşabilir. Anlamayı ve dolayısıyla ayetlere güvenmeyi engelleyen birtakım nedenler de vardır. Bunların başında, çıkar, arzu ve hevalar gelir. Küfre düşmek için bile, önce gerçeği bilip, anlamak gerekir.


Türkiye'de, duacılar, namaz kıldırıcılar, temenniciler diye bir gürûh peydah olmuştur. Bu güruh, dua ederek, temennilerde bulunarak, namaz kıldırarak geçim sağlayıp, halk nezdinde saygın ve müreffeh bir geçim yolu edinmişlerdir. Bir pop starın, şarkılarıyla servet kazanması gibi, onlar da dilleriyle nutuklar çekip, temennilerde bulunarak rahatlığa ermişlerdir. Onlara tabi olan kitleler ise, çoğunlukla yoksulluk ve sefaleti yaşayan insanlardan oluşmaktadır.

Bir belâ, musibet geldiğinde, yapılması gereken, belânın nedenlerini, hangi hatalardan dolayı ortaya çıktığını özel biçimde, içtenlikle ve arzulayarak araştırıp, tespit etmek ve sonrasında, nedenleri ortadan kaldırıcı, iyileştirici, esenlik ve huzura ulaştırıcı çözümleri sunup, kararlılık ve azimle uygulamak gerekecektir. Bu sürecin işleyişinde, A'râf 55 ve 205. ayetle En'am 42 ve 43. ayetlere istinaden, nasıl bir duruş sergileneceği konusunda açık bir görüş elde edilebilir.Ve ancak, tüm nedenlere sarıldıktan sonradır ki, başarı, huzur ve esenliğe neden olması için, Tanrı'ya içten içe, özel biçime, gösteriş, aşırılık, duyuruş, sloganlaştırma gibi yollara sapmaksızın bir yüzleşme, bir temenni veya hataların bağışlanması için bir dilek sunulabilir.Aksi durumda, yani nedenlere sarılmadan, duacıların gösterişli, küfür, nifak ve şirk dolu, ağdalı, haddi aşan dileklerine güvenip, Tanrı'ya dua edildiğini sanmak, Kur'ân'da açıkça anlatıldığı üzere, köpeğin dilini dışarı çıkarıp soluması veya yağmura elini uzatıp, suyun ağzına gitmesini beklemek gibidir.


Yine konumuz itibarıyla söyleyeyim ki, koronavirüs dolayısıyla yatsı namazlarından sonra okunan selalar, çekilen salavatlar, şefaat, torpil, kıyak temennileri, şirktir ve acilen bırakılması gerekir. Sünnetullah içinde, kimseye kıyak yoktur, önce üstüne düşülen sorumluluk ve görevlerin yerine getirilmesi ve sonrasında eksiklikler, hata ve kusurlar için bağışlanma dilenmesi gerekir. Tabii bu temenni de, içten içe, samimiyetle, birilerine duyurulmaya çalışılmadan gerçekleştirilecek bir yüzleşme olmalıdır, özel, gizli, hafif olmalıdır.

Evrendeki uçucu her canlı (kuşlar diye çevrilen), her yağmur dânesi, her enerji skalası, kendi salatını, kendi hareket biçimini (tesbihini) bilir. (Bkz. Nur 41) Bu şu demektir: Moleküler düzeyde, hatta hücresel alt parçacıkların, kendilerine özel donanım ve yazılımları olup, ona göre sisteme bağlı olarak destek verip, harekete geçer ve bunun ilmine ulaşırsanız, teknolojik, biyolojik ilimler dahil olmak üzere her ilim dalında ilerler ve işleyiş biçim ve mantıklarını öğrenmiş olursunuz. Hatta Bakara 260'da bir örnek getirilerek, uçucu nesnelerin, örneğin bakteri, virüs, mikrop dediğimiz veya katı, sıvı, gaz, plazma diye sıraladığımız maddenin hâllerini veya nötron, proton, elektron, çekirdek dediğimiz moleküler değerlerden ve mutasyona uğrayabilen canlılardan dördünü alıp, birbirleriyle bağlantısının kurulup, cebel denilen ana merkezlere ulaştırılması sağlanıp, dua/eylem emri verildiğinde, hepsinin sa'y denilen çalışmaya başlayıp, emrin gereğini yerine getirecekleri anlatılmaktadır. Ve aslında, bilimsel tüm keşif ve ilerlemelere kaynak olmak üzere Kur'ânda, bu örnekler gibi nice ayetler vardır. Bizim sorunumuz, ayetleri çağlar üstü bir anlayış ve bakış açısıyla okumuyoruz. Hâliyle, kafir dediğimiz toplumlar ilim ve fende ilerlerken bizim toplumlar da sefalet ve köleliğe mahkum olmuştur.

19 görüntüleme