DÜNYA MÜSTAKİLE YERLEŞTİ TÜRKİYE
APARTMANLAŞIYOR!
`Apartmana Hayır!` isimli kitabın yazarı
Mimar Semih Akşeker, çok katlı betonarme binaların beden ve
ruh sağlığımızı tehdit ettiğini söylüyor. 20 Aralık 2008 Cumartesi -
Tüm Türkiye`nin
müstakil, bahçeli evlere geri dönebilmesi içinse 30 yıl
yeterli. Tek katlı, bahçeli, pembe panjurlu bir evde,
sevdikleriyle yaşamanın hayalini kuranlar neredeyse tarihe
karıştı. Çünkü, günümüzün düşleri ya çok modern, lüks
apartman dairelerinde ya da üç katlı ihtişamlı villalarda
başlıyor artık. Peki ne oldu da atalarımızın yüzyıllardır
yaşadığı şirin, mütevazı evleri terk edip sitelere sığındık?
Zilini çalıp bir tutam tuz isteyemediğimiz komşularımızla
gerçekten mutlu muyuz? Her şeyin başı sağlıksa, beden ve
ruhumuza son derece zarar veren beton binalardan neden
vazgeçemiyoruz? Biliyoruz ki bu soruları sormak kadar
cevaplarını duymak da zor. Ama biri var ki
Fuzuli gibi `Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı
değil` diyerek çıkar bir yola. Almanya, Fransa, Rusya gibi
ülkelerin inşaat sektöründe çalışır, bolca araştırma, gözlem
yapar.
Edindiği bilgelerden yola çıkarak bir kanaate varır:
`Apartmana hayır!
Betona hayır!` 15 yıllık birikimini de mimarlık-ev-inanç
çerçevesinde bir kitapta toplar ve en ince ayrıntısına kadar
niçin çok katlı beton binalarda yaşamamamız gerektiğini
anlatır. 1964`te
Bursa İnegöl`de sevimli, iki katlı bir evde dünyaya
gelen Mimar
Semih Akşeker`den bahsediyoruz.
Semih Bey, hızla yükselen apartmanlardan, yüksek
plazalardan hayli rahatsız biri.
Hele Batı ülkelerindeki evleri görüp inceledikten
sonra... Halen bir inşaat firmasında mimarlık yapan
Akşeker`in kitabının tek bir amacı var; farkına
varamadığımız, düşünemediğimiz gerçekleri bize anlatabilmek,
bu amansız gidişata gücü yettiğince karşı koyabilmek.
Müstakil Evler Apartmana Nasıl Dönüştü? Akşeker`in
`Apartmanların bizim kültürümüzle hiçbir bağlantısı yok`,
`Betonarme binalar hem beden hem de ruh sağlığına zararlı`,
`Müstakil ahşap evlerde yaşamalıyız`, `İstanbul`daki herkes
iki katlı, bahçeli bir evde yaşayabilir. Yeterli arazi var`,
`Dinimizle mevcut yapılar tamamen birbirine zıt` şeklinde
iddiaları var. Yalnız onu daha iyi anlamak için öncelikle
müstakil evlerin yığma beton binalara nasıl dönüştüğünü,
apartman zihniyetinin niçin ortaya çıktığını bilmekte fayda
var. Batı kültüründeki çok katlı evler ilk kez 19. yüzyılda
sanayi devriminin yaşandığı Almanya, Fransa, İngiltere gibi
ülkelerde inşa ediliyor. Gününün büyük çoğunluğunu çalışarak
geçiren kadın ve çocuklar evlerine giderken zaman
kaybetmesinler diye aynı katta 3-4 dairenin bulunduğu yüksek
binalara yerleştiriliyorlar. Sadece uyumak için evine giden
işçiler tuvalet ve banyoları da ortak kullanıyor. İslam-Türk
ananesinde ise eve `sükun bulunan yer` anlamında `mesken`
deniyor. Atalarımız evlerinin canlılığına inanıyor. Çünkü
meskenlerde nesillerin acı-tatlı hatıraları bulunuyor. Ev,
güzel yaşamanın, dünyayı mamur etmenin, hayata lezzet
katmanın adeta vasıtası gibi görülüyor. Fakat Batı`nın
sanayi inkılabıyla maddi üstünlüğü ele geçirmesi,
Osmanlı Devleti`nin aydınlarınca farklı yorumlanıyor,
Batı taklitçiliği başlıyor. Bu değişim, sosyal hayatı olduğu
kadar mimari yapıları da etkisi altına alıyor.
Süleymaniye, Laleli, Fatih`teki ev ve konaklarını terk
eden zenginler, `Fransızlar yapmış` diyerek
Şişli, Harbiye ve
Nişantaşı`ndaki karanlık, izbe apartmanlara taşınıyor.
Halk, önceleri müstakil evlerde yaşamayı tercih etse de
zamanla apartmanlara taşınıyor. Oysa dünyanın en eski çok
katlı binalarını inşa etmiş Fransa, apartmanların yol açtığı
şikayetler sebebiyle 1963`te referanduma gidiyor. `Ev mi,
apartman mı?` diye soruyor vatandaşa. Halkın yüzde 68`i `ev`
deyince hükûmet derhal iskan politikasını değiştirip
müstakil evleri zorunlu hale getiriyor. O tarihten sonra
belli zaruretlerin dışında apartman inşa edilmiyor.
İngiltere`de ise mimarlar, eğitimciler, sosyologlar,
sendikacılar, sivil toplum örgütleri bir araya gelerek
hükûmete baskı yapıyor. Devlet, tarihî eser özelliği
taşımayan tüm apartmanların yıktırılmasına karar veriyor.
Türkiye`de ise 1992`de
Devlet Planlama Teşkilatı, aynı konuyla alakalı bir
anket düzenliyor. Halkın yüzde 93`ü apartmanda değil,
müstakil evde yaşamak istediğini söylüyor. Yalnız bu çarpıcı
sonuç ülkemizde herhangi bir değişime vesile olmuyor.
Siyasiler, bürokratlar ve inşaat firmaları kendi
menfaatlerini gözeterek halkın bu isteğini yok sayıyor.
`Yeterli Arazi Yok` Cevabı Doğru Değil 24 yıllık mimar Semih
Akşeker ise devlet politikası haline getirilirse otuz yılda
apartmanları bırakıp tamamen müstakil evlerde
yaşabileceğimizi söylüyor. Nasıl mı? Hesaplar ortada:
Türkiye`de yaklaşık 14 milyon aile yaşıyor. Herkese 250
metrekarelik arsa verilse ihtiyacımız 3 buçuk milyar
metrekare (3 bin 500 kilometrekare). Bu da
Van Gölü büyüklüğündeki bir alana tekabül ediyor.
Ülkemizin düzlemsel yüzölçümünden dağlık alanları, baraj,
yol ve köprüleri çıkarınca 700 bin kilometrekarelik boş alan
kalıyor. Müstakil evler için harcanacak arazi miktarı ise
Türkiye`nin boş arazilerinin sadece yüzde 0,5`ine denk
geliyor. Kalan 99,5`lik alan alışveriş merkezlerine fabrika
ve atölyelere, turizm ve eğitim binalarına, kara-demir
yollarına tahsis edilse bile yüzde 97`lik bölüm yine boş
gözüküyor. Aynı mantıkla hesaplamalar yapıp bu verileri
hayata geçirmiş Fransa, Almanya, Amerika gibi ülkelerde
vatandaşlar hem müstakil evlerde yaşıyor hem de devasa
endüstri alanlarına sahipler. Hatta dünyaya en çok tarım
ürünü ihraç eden ülkeler arasında da başı çekiyorlar. Batı`nın
60 yıl önce terk ettiği çok katlı apartmanlar aslında
sağlığımızı da tehdit ediyor. Çünkü beton, radyoaktif radon
gazı yayıyor.
Radon da vücutta toksit etkisi yapıyor. Mesela
İstanbul`da 398 evde yapılan ölçümlerde 260 bekerel
radyoaktif değer bulunmuş.
Ahşap dairelerde aynı madde sadece 10 bekerel çıkmış.
Amerika`da yapılan başka bir araştırmada da akciğer
kanserlerinden ölenlerin yüzde 14`ünün bina içi radona maruz
kaldığı ortaya çıkmış. Bunun üzerine hükûmet betonarme
binalara radon gazı tahliye aspiratörleri konulmasını
zorunlu hale getirmiş. Betonarme binaların Batı ülkelerinde
kullanım oranlarına gelince... Almanya`da yüzde 23,
Fransa`da yüzde 17, Amerika`da yüzde 3`ken Türkiye`de yüzde
95.
Beton içine konulan malzemeler basit gibi görünse de
elde ediliş şekli oldukça teknolojik. Dökümünden
kurutulmasına kadar birçok önemli ayrıntıyı bünyesinde
barındırıyor. Fakat üreticilerin çoğunun özel santrali, test
edecek laboratuvarı, yeterli sayıda teknik personeli ve
betonarme inşaat kültürü bulunmuyor. Üstelik betonun ömrü
bilinenin aksine karbonlaşma ve korozyon sebebiyle 50-60
yılı geçmiyor. Kat sayısı ne kadar fazlalaşırsa binaların
yıkılma oranı da o kadar artıyor. Türkiye Hazır Beton
Birliği Başkanı Ayhan Paksoy da aynı dertten yakınıyor:
`Türkiye`deki beton santrallerinin yüzde 40`ı bize kayıtlı,
diğer yüzde 30`unun kaydı yok ama kaliteli. Ancak yüzde 30`luk
ne idüğü belirsiz bir grup var. Türkiye`ye yurtdışından
taşınan bir şeyin doğru dürüst geldiğini hiç görmedim. Ya
her şeyiyle beraber getireceksiniz ya da hiç
almayacaksınız.` Apartmanlarda Yalnızlaşıyoruz 30-40 daireli
apartmanlarda yaşayanlar bırakın komşularıyla oturup
kalkmayı hemen yanı başında hangi ailenin kaldığını bile
bilmiyor. Nadir de olsa asansörde karşılaşanlar birbirine
`günaydın`ı esirgiyor. Değişen insani ilişkiler içtimai
hayatımızı da ister istemez şekillendiriyor. İnsanlara
güvenmemeye başlıyor, çevremizden kendimizi de çocuklarımızı
da sakınıyor, giderek yalnızlaşıyoruz. Mahalle kültürüyle
büyüyen Mimar Semih Bey`e göre, çok katlı binalarda
oturanlar yaşadıkları yeri sahiplenemiyor. Çünkü bir
nesnenin tamamı kendine ait değilse insanoğlu onu koruyup
gözetemiyor.
Apartmanlar doğası gereği insanı sorumsuz yapıyor.
Çocuklar merdiven duvarlarını düşünmeden çiziyor, büyükler
giriş kapılarını rahatlıkla tekmeleyebiliyor, merdivenlerin
kirlenmesi kimseyi rahatsız etmiyor. Günümüz çocukları
apartmanlarda mahpus hayatı yaşıyor. Çimenlerde koşturup
meyve ağaçlarının tepelerinde gezinecekleri yerde televizyon
başında pinekliyor, henüz hayatı tanımadan gençliğe adım
atıyor. Oyun oynarken, arkadaşlarıyla rekabet ederken
öğreneceği iyi-kötü ayrımını, merhameti, dostluğu,
arkadaşlığı ileriki yıllarda büyük zorluklarla karşılaşarak
öğreniyor. Mimarlık, güzel sanatlara ait estetik bir konu
olmaktan öte fikir, tasarı, biçim verme gibi nitelikleriyle
aslında inançların, dünya görüşlerinin fiziki dünyaya
yansımış hali. Türk-İslam evinden beklenen ise kainatın
halifesi vazifesi yüklenmiş insanı bu hedefine
yaklaştıracak, onun ahlaklı ve erdemli yetişmesine zemin
hazırlayacak nitelikte olması. Çünkü evdeki sadelik-karmaşa,
büyüklük-küçüklük, eşya azlığı-çokluğu, mütevazılık-lüks
gibi unsurlar hane halkının hissiyatını doğrudan etkiliyor.
Zamanla ev, insanı kendine benzetmeye başlıyor. Ülkemizde
20. yüzyılın başlarına kadar evler İslami çerçeveler
içerisinde mütevazı, sade, güzel, fıtri yapılıyor. Hatta
Batılı seyyahlar Anadolu topraklarına geldiklerinde zenginle
fakirlerin evini birbirinden ayırt edemiyor, çok şaşırıyor.
Yalnız Tanzimat
Fermanı`ndan sonra mütevazı çizgiden yavaş yavaş
uzaklaşılıyor. Bu durumu Mimar Akşeker, şöyle açıklıyor: `Ne
zaman Müslümanlar kendi değer dünyalarından uzaklaştılar, ev
ve şehir mimarisinde bambaşka bir çıkmaza girdiler. Ev
inşasında ihtiyacın İslami sınırlar içinde, mütevazı
karşılanması yeterli görülmedi. Yerine lüks, yükseklik,
büyüklük, teknoloji harikası gibi kıstaslar belirlenip
meskenler bu temel kabullerle üretilmeye başlandı. Ev
fikrinde haddi aşmamak için sadelik, israf, gösterişten
kaçınma, tevazu, mahremiyet gibi şartlar asli unsurlardır.`
`Apartmanlar bizzat onu yapanlar tarafından terk
edilmiştir.` diyen Semih Bey`in önerisi müstakil ahşap ve
çelik (yapısal/hafif bükme) evler. Bu ev tipl erini
hayatımıza geçirmek içinse ulusal bir dönüşüm projesi şart.
Neden
Ahşap Evler? Ahşap çok sağlıklı. İnsanla aynı kökten
(topraktan) geldiği için doku uyumu var. Bundan dolayı huzur
verir. Ahşap, betonarme evlere göre çok daha ucuz. 120
metrekarelik iki katlı bir evin toplam maliyeti en fazla 50
bin YTL. Ahşap pratik üretiliyor. 120 metrekarelik betonarme
bir ev 168 ton iken, ahşap 10 ton.
Ahşabın ömrü 500-600 yıl. Ahşap binaların kolayca
yanabileceği söyleniyor. Fakat ahşabın yangına direnci beton
ve çeliğinkinden daha fazla. `Ahşap evler için yeterli
ormanımız yok` bilgisi ise doğru değil. Avrupa`nın orman
alanı, toplam yüzölçümünün yüzde 27`si kadar. Türkiye`de ise
bu oran yüzde 26`larda. Hem de ağaçlarımızın 1/3`ü
inşaatlarda tercih edilen kızılçam. Amerika ve Avrupa,
ormanlarının yüzde 95`ini ev yapımında, geri kalanını
ısınmada kullanırken; ülkemizdeki ağaçların yüzde 60`ı
yakacak olarak tüketiliyor. Evlerini ahşaptan yapan
ülkelerde ormanlık alanlar azalmıyor, aksine her yıl yüzde
10 çoğalıyor. Genç ağaçlar daha fazla karbondioksit emip
havayı daha iyi temizliyor. Yıkılan ahşap binalardaki
malzemelerin yüzde 90`ı geri dönüşüyor. Betonarme ise geri
dönüşüme en elverişsiz malzeme. Yıkılan binaların molozları
nadir de olsa yol inşaatlarında dolgu için kullanılıyor.
Neden Çelik (Yapısal/Hafi
Bükme) Evler? Homojen ve sağlıklı.
Çekme mukavemeti, basınç mukavemetine eşit.
Betondan on kat daha fazla yük taşıyor. Elastikiyet
özelliği betonunkinin yedi katı. Bu sebeple daha az eğilme
yapıyor. Sünebilir. Şekil değiştirme kapasitesi betonarmeden
18 kat fazla. Ağırlığının taşıdığı yüke oranı küçük. Yani
çok hafif. 125 metrekarelik bir evin ağırlığı sadece 16 ton.
Malzemenin hafifliği depreme direnci artırıyor. Çelik,
fabrika koşullarında üretiliyor, denetleniyor ve belli bir
standardı bulunuyor. Çelik evler, beton gibi kalıp
gerektirmediği için kaynak veya vidalarla birleştirilerek
yapılıyor.
İnşaat birkaç haftada bitirilebiliyor. Çelik strüktürde
inşaat hatalarının gizlenmesi imkansız. İnşaat bittikten
sonra dahi çıplak gözle denetim mümkün. Kusurların telafisi
de her zaman yapılabiliyor. Yangın konusundaki dezavantaj da
giderilebilir nitelikte. Bunun için evin içindeki çelikler
alçı sıvayla kapatılıyor, binanın dışına da mantolama
yapılıyor. Ya da çelikler yanmaz boyalarla kaplanıyor. Mimar
Semih Akşeker`den
Yapılaşma ile İlgili Öneriler Öncelikle çok katlı dikey
yapılaşma modeli terk edilmeli, bahçeli nizam evlerden
müteşekkil yatay şehirleşme modeli, iskan politikamızın
temelini oluşturmalı. `Ev araştırma merkezi` kurulmalı. Bu
merkez Türk aile yapısına uygun ev projeleri geliştirmeli.
Halka, evlerde yön, manzara, oda sayısı, malzeme, bahçe
büyüklüğü, banyo sayısı gibi yaklaşık elli kıstasla alakalı
sorular sorarak genel bir ihtiyaç listesi çıkarmalı. Mevcut
apartmanları ömürleri bitene kadar kullanmalı ama yeni
binalara kesinlikle izin verilmemeli. Yatırımlarla küçük
şehirlerde de endüstri merkezleri, fabrikalar kurulmalı,
büyük şehirlere nüfus akışı engellenmeli. Sayısal veriler
doğrultusundaki önerilere gelince; ortalama 5 nüfuslu bir
aile için taban alanı 60 metrekarelik iki katlı evler
tasarlanmalı.
Meskenler 250 metrekarelik parsellere yerleştirilip her
aileye 190 metrekarelik bahçe bırakılmalı. Apartman
Dairelerinin 24 Saat İçindeki Kullanım Süreleri Bölüm
Kullanılan Boş tutulan
Yatak odası 8 saat 16 saat Oturma odası 6 saat 18 saat
Yemek odası 1 saat 23 saat Salon 1/7 gün 6/7 gün Balkon 1
saat 23 saat tümgazeteler.com
dan alınmıştır |