GILGAMIŞ DESTANI

 

 

 

Gılgamış , Uruk şehrini o zamana kadar görülmemiş bir duvarla çevirir.Güvenliği artan şehir zenginleşir , insanlar mutlu olur.Bu nedenle Gılgamış destanı yazılmıştır.12 kil tabletten oluşmaktadır. Gılgamış Destanı tablet 1 den alıntı:

1)Savas ve aşk tanrıçası İştar'ın tapınağı.

2-Bu yedi bilge, yerin altında bulunan tatlı su
okyanusunun tanrısı Ea'nın öğrencileridir. Bunlar yeryüzüne çıkıp insanoğluna bilim ve bilgelik öğrettiler

3)Güneş tanrısı

 

Gılgamış Destanı

Tam Metin

BİRİNCİ TABLET



Yerin dibindeki suyun kaynağını görenin öyküsünü dinle, yurdum! Dünyada her şeyi bilen adamın adını herkes duysun  : onun görmediği hiçbir şey yoktur. Dünyanın bütün bilgeliklerini bilip torunlarına bırakan bir adamdır. Gizleri görüp bunların perdesini yırtan bir adamdır . Tufandan önce olanın haberini getirdi. Uzun yoldan gelip yorgun düştü; ama gücünü yitirmedi. Bütün çektiklerini bir anıt taşına kazıdı. Uruk'un dört bir yanına duvar çektirdi. Kutsal E-anna'nın (3) ve temiz hazinenin duvarına bak! O duvar, didilmiş yünden örülen bir urgan gibidir. Onun köse burçlarını da gözden geçir! Onun esini hiç kimse yapamaz. Ta öteden beri orada duran tas merdivenden yol alıp iştar'ın oturduğu E-anna tapınağına yaklaş! Sonradan gelen hiçbir kral onun eşini yapmadı. Uruk duvarının üstüne çık ! İleri  yürü! Temeli gözden geçir! Tuğla duvarı incele. Acaba bunun tuğlaları pismiş  midir,

(4) değil midir? Temeli yedi bilge kurmamış mıdır? (5). ( Burada 25 satır
eksiklik vardır. Bu eksiklik Etice yazmadan aşağıdaki biçimde
tamamlanabilir.)
Ulu Tanrı Gılgamış’ı  en yetkin biçime soktu. Bütün tanrılar, ona en iyi erdemleri vermek için birbirleriyle yarış ettiler. Güneş Tanrısı ona, erdemin en yükseğini, yeraltındaki tatlı su okyanusunun tanrısı
Ea, bilgeliği bağışladı (6). Büyük tanrılar Gılgamış’ı  şu ölçüde yarattılar: Boyunun uzunluğu on bir endaze, göğsünün genişliği dokuz karış (7).
GIlgamIs'In bedeninin betimlemesini son yeni Babil yazmasında korunmuş olan ufacık bir parçadan, aşağıdaki gibi tamamlamaya çalışabiliriz.)

 Adımlarının genişliği ...... idi. Sakalı yanaklarından aşağı uzamıştı. Güzel bıyıkları vardı. Başındaki saçlar gürdü. Bedeni her bakımdan ölçülüydü. Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardı. Gövdesi pek iriydi.
(Alt satır eksik.)
Bütün ülkeleri dolaştıktan sonra Uruk kentine vardı. Uruk caddelerinde kurumundan kafasını dik tutuyordu. Caddelerde yabancı bir boğa gibi böğürürdü. Eşsizdi. Silâhları kalkıktı. insanlara dirlik vermemek için eli durmazdı. Dirliksizliği yüzünden Uruk halkı gittikçe eksildi.Gılgamış, oğlu babaya bırakmaz, gece gündüz kudurup sağa sola çatardı. Gılgamış ağılı bol (8) Uruk'un ne biçim çobanıdır ?(9) Öylesine güçlü, üstün, bilgiç, bilge olan bir kral, oğlu babaya, sevileni sevene, kocayı karıya hiç bırakır mı? Gılgamış'ın savaşçılarının kızları, erlerin karıları bundan ötürü tanrıların huzurunda ağlayıp sızlandılar. Bunların ağlayıp sızlanmalarını tanrılar dinlediler. Gökyüzünün tanrıları da, Uruk kentinin baş tanrısı Anu'ya başvurarak şöyle dediler: "Sen, ipe gelmez, yabanım ,  vahşi boğayı, Uruk halkını tedirgin etmek için mi yarattın? Eşsizdir. Silâhları kalkıktır. insanlara dirlik vermemek için eli durmaz. Gılgamış oğlu babaya bırakmaz Gece gündüz kudurup sağa sola çatar. Gılgamış ağılı bol Uruk'un ne biçim çobanıdır?" Öylesine güçlü,üstün, bilgiç, bilge olan bir kral oğlu babaya, sevileni sevene,kocayı karıya hiç bırakır mı?Gılgamış'ın savaşçılarının kızları, erlerinin karıları bundan ötürü ağlayıp sızlandılar. Bunların ağlayıp, sızlanmalarını büyük Gök Tanrısı dinledi. (10) Büyük tanrıca Aruru (11) çağırıldı:"Ey Aruru, sen büyük Ahu’yu yarattın. Şimdi onun rakibini yarat! O istediği denli Gılgamış'a karşı dursun. Bu iki yiğitin birbirlerine karşı güçlerini ölçmelerinden Uruk şehri soluk alsın!" Tanrıça Aruru bunu duyar duymaz Gök Tanrısının rakibini kalbinde yarattı. Aruru ellerini yıkadı; bir parça çamur koparıp yazıya attı. Ve yazıda yiğit Engidu'yu yarattı. Çamurdan yaratılan Engidu, demir gibi sertti (12).Bütün gövdesi kıllarla kapkara olmuştu. Kadın gibi uzun saçları vardı.
Saçının lüleleri tıpkı buğday başağı gibi filizlenmişti. O, insan ve kent yüzü görmemişti. Üzerinde, yazının hayvanları gibi bir giysi vardı. Bu durumda ceylanlarla ot yiyor, yabanIı hayvanlarla itişe kakışa suvata (13) iniyor; suyun kalabalığıyla (14) gönlü açılıyordu. Günün birinde suvatın karşı yakasında bir avcıya, bir tuzak (15)kurana rast geldi. Birinci, gün, ikinci gün ve üçüncü gün suvatın karşısında ona rastladı. Onu gören avcının yüzü döndü; hayvanlarıyla olduğu yerde saklandı; korkudan titremeye tutuldu; sesi soluğu kesildi, içini sıkıntı bastı; çehresini bulut kapladı; gönlünü gam, uzunca sardı; yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne döndü.

Avcı,konuşmak için ağzını açıp babasına dedi:"Baba, dağdan bir adam geldi. Bu yörenin en güçlüsüdür. Gökten inen yoğun cevhere (16) benzer. Gücü büyüktür, hep dağda dolaşıyor. Her zaman yabancı hayvanlarla ot yiyor. Ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor. Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları (17) doldurdu. Gerdiğim ağları yerden koparıp çıkardı. Kırın kalabalığını,(18) avı elimden kaçırıyor, kırdaki işime engel oluyor." Babası konuşmak için ağzını açıp avcıya dedi:"Biliyor musun oğlum, Gılgamış Uruk'ta oturuyor. Onu yenecek kimse yoktur. Gökten inen yoğun cevhere benzer. Gücü büyüktür. Ona, krala yüzünü dön! Güçlü adam hakkında ona bilgi ver. O sana bir fahişe versin. Onu krala götür. O kadın, bu adamı orada, güçlü bir adam gibi yensin. YabanIı hayvanlar suvata yaklaştıklarında, o kadın giysisini atsın ve o da zevke dalsın. Kadını görür görmez, ona yaklaşacaktır:Fakat kırlarda onunla birlikte yürüyen hayvanlar,onu yadsıyacaklardır." 


Babasının öğüdü üzerine kalkıp, avcı yaya olarak Gılgamış'a gitti.Yolunu tuttu, Uruk'un ortasında durdu:"Gılgamış, beni dinle ve bana öğüt ver! Dağdan bir adam geldi. Bu,ülkenin en güçlü adamıdır. Gökten inen yoğun cevhere benzer; gücü büyüktür. Her zaman dağda dolaşıyor, hep yabanIı hayvanlarla ot yiyor,ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor. Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları doldurdu. Gerdiğim ağları yerden çıkarıp kopardı... Kırın kalabalığını, avı elimden kaçırıyordu. Kırdaki işime engel oluyordu! Gılgamış, ona, avcıya dedi:"Ey avcı, git; yanında bir fahişe, bir orospu görür! Yabanıl  hayvanlar suvata yaklaştıklarında, kadın, giysisini atıp şehvetini kabartsın; kırlarda onunla büyüyen hayvanlar, onu yadsıyacaklardır." Avcı gidip yanına bir fahişe, bir orospu aldı. Bunlar doğru gidecekleri yerin yolunu tuttular. Üçüncü günde belli yere vardılar. Avcı ve fahişe yerlerine oturdular. Bir gün, iki gün suvatın karşısında beklediler.Hayvanlar gelip suvatta su içtiler. Su kalabalığı geldi (19) ve yüreği rahatladı. Ne de olsa Engidu, dağda yaşadığı için, ceylânlarla ot yiyor, su kalabalığıyla yüreği rahatlıyordu. Orospu bunu, bu yabanIı adamı, kırda dolaşan bu cellat (20) herifi görür. "Orospu! işte budur.Göğsünü gevşet, kucağını zevkine aç, dalsın! Korkma!. Onun saldırısını karşıla. Bir kez seni görür görmez sana yaklaşacaktır. Üstünde yatması için giysini aç. O yabanıla kadınlık becerini göster: Kırlarda onunla büyüyen hayvanlar onu yadsıyacaklardır. Onun tutkusu (21) senin üstünde zevke doyamayacaktır." Orospu, göğsünü gevşetti. Kucağını açtı. Ve o, kadının zevkine daldı. Kadın korkmadı. Onun saldırısını karşıladı. Üstünde yatması için giysisini açtı. YabanIı adama kadınlık becerisini gösterdi. Onun tutkusu kadının üstünde zevke doymadı. Engidu, altı gün, yedi gece uyanık kalarak orospuyla Allah'ın emri oldu.(22)
.............................(23)


Engidu'yu gören ceylânlar mertleşip (24) kaçtılar. Artık kırın hayvanları onun yanından uzaklaştılar. Hayvanların ondan uzaklaştığı sırada, Engidu, bedeni bağlanmış gibi ürperdi. Dizleri tutmadı. Engidu zayıf düştü. Yürüyüşü eskisi gibi değildi. Sonra aklı başına geldi;işi anladı. Geri dönüp orospunun dizlerine oturdu, onun yüzüne bakarak sözlerine kulak verdi. Orospu ona, Engidu'ya dedi: "Engidu senbilgesin, sen bir tanrı gibisin! Neden bu kalabalıkla kırda dolaşıyorsun? Gel, seni Uruk'a, Anu'nun, istar'ın evi olan görkemli tapınağa götüreyim. Gılgamış'ın olduğu yere, gücü tam olan adamın,yabanIı boğa gibi insanlara zorbalık eden yiğitin yanına." Fahişenin bu sözleri Engidu'nun hoşuna gitti; bilge gönlü bir arkadaşa gereksinim duydu. Engidu ona, orospuya dedi:"Gel orospu, beni birlikte götür! Anu'nun, istar'ın evi olan görkemli tapınağa; Gılgamış'ın olduğu yere, gücü tam olan adamın, yabanIı boğa gibi insanlara zorbalık eden yiğitin yanına. Ben ona meydan okumak istiyorum. Yiğit gibi konuşmak istiyorum. Uruk'a gidince Uruk'un yazgısını değiştiririm. Kırda doğanın gücü yamandır!" "Gel, bırak gidelim. O, senin yüzünü görsün. Sana Gılgamış’ı göstereyim. Onun nerede olduğunu çok iyi biliyorum. Engidu, Uruk'a gel. Süslü kemerler kullanan insanların yanına! Her gün orada bir bayram kutlanır... Neşe yaratan genç oğlanların, görülmeye değer genç kızların oldukları yere:Zevk onlardadır; tam neşe içindedirler." (Bir satır eksik.) "Engidu, sana yaşamı seven, açıdan zevk alan Gılgamış'ı göstermek isterim. Onu gör, onun yüzüne bak: O, erkek güzelidir. Tam güçlüdür;senden güçlüdür. Gece gündüz dinlenmesi yoktur. Engidu, kıskançlığını bırak! Ona, Gılgamış'a, sevgiyi Samas (25) gösterdi. Onun aklını düşüncesini Anu, Enlil ve Ea (26) genişlettiler; sen o dağdan gelmezden önce, Gılgamış seni düşünde gördü; düşünü yorarak kalktı,anasına anlattı: "Aman ana, ben bu gece bir düş gördüm. Bütün gücümle adamların arasından geçip ileri gittim. Orada gökyüzünün yıldızları birdenbire yere döküldüler. Göktaşı gibi yukardan aşağı üstüme düştü.Onu kaldırmak istedim. Bana ağır geldi, kımıldatmak istedim,kımıldatamadım.Uruk halkı oraya toplandı. Erkekler onun ayaklarını öptüler ve ben, o bir karıymış gibi, üzerinde ondan zevk aldım (27).Orada kendi kendime zorladım. Onlar bana yardım ettiler. Onu kaldırdım ve sana getirdim." Her şeyi öğrenen Gılgamış'ın anası, Gılgamış'a anlattı:"Gılgamış, bu açık bir şeydir. Kırda sana benzer biri doğmuştur. Onu dağlar yetiştirmiştir. Senin onu görür görmez, bir karıymış gibi üzerinde ondan zevk aldığın adam, senden asla ayrılmayacaktır. Adamlar onun ayaklarını öpecektir. Sen onu kucaklayacaksın. Onu bana getireceksin! O, güçlü Engidu'dur. Dar zamanda arkadaşa yardım eden bir yoldaştır. Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer. Gücü büyüktür. Senin, karı gibi, üstünde zevk aldığın o adam, senden hiç ayrılmayacaktır." Gılgamış uyumak için yattı ve başka bir düş gördü.Anasına anlattı:"Aman ana, başka bir düş gördüm. Karışık şeyler gördüm. Uruk'ta yolun ortasında bir balta yatıyordu. Bunun çevresine toplanmışlar; halk da oraya zorluyordu. Bu baltanın görünüşü şaşırtıcıydı. Ona baktığımda sevindim. Onu severek, bir karıymış gibi, onun üzerinde ondan zevk aldım ve yanıma koydum." Bilge, bütün bilimleri bilen Ninsun (28),oğluna dedi:"Gılgamış, senin o adamı görmenin, o bir karıymış gibi onun üzerinde ondan zevk almanın anlamı, onu sana denk tutacağımı gösterir. Bu, yine güçlü Engidu'dur, dar zamanda arkadaşa yardım eden bir yoldaştır.Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer, gücü büyüktür!" Gılgamış bir daha anasına dedi:"Bu, bana büyük bir pay olarak düşsün! Bir arkadaş kazanmak isterim,bir yoldaş!"(Bir satır eksik.)

Ve Gılgamış düşleri yordu."Gel bakalım,yaş yerden kalk!"Fahişe böylece Engidu'ya anlattı.Hayvanların su içtikleri yerde ikisi yalnız kalmışlardı.

 

İKİNCİ TABLET


Engidu fahişenin karşısına oturdu. O, onun sözcüklerini dinledi ve anlattıklarına kulak verdi. Kadının öğüdü yüreğine işledi. Kadın bir giysi çıkardı: Birini ona giydirdi, öbürünü kendisine alıkoydu; kadın onu bir ana gibi elinden tutup çobanların sofrasına, hayvanların ağırına götürdü. Onun, yurdu dağlar olan Engidu'nun, önceleri ceylânlarla ot yiyen adamın, kalabalığın sütünü emenin, şimdi önüne yemek koydular. O, utanarak gözünü dikiyor, bakıyordu. Engidu ekmek yemesini bilmiyor, içki içmesini anlamıyor! Fahişe ağzını açıp Engidu'ya dedi:"Engidu, ekmek ye! Bu, yaşamın koşuludur! içki iç! Bu, ülkenin göreneğidir!"Engidu, doyuncaya dek ekmek yedi. Yedi kulp içki içti. içi açıldı,neşe buldu. Yüreğine açıklık geldi, yüzü parladı. Kıllı, pis gövdesini sıvadı, kendi kendini yağladı (29), insana döndü. Sonra bir giysi giydi, artık adam oldu. Aslanların üstüne yürümek için silâhını aldı.Çobanlar geceleri uykuya daldı. Kurtları yakaladı, aslanları kovaladı. Eski bekçiler rahat ettiler. O, güçten üstün insan, o erkeklerin bir tanesi Engidu, bunlara bekçi oldu. (14 satırlık boşluk.Engidu fahişeyle birlikte)
Engidu, orospu ile eğlenirken gözlerini kaldırdı ve bir adam gördü.Fahişeye seslendi: "Yosma! Adam buraya gelsin! O ne diye geldi? Söyleyeceğini dinlemek isterim!" Fahişe adamı çağırıp ona yaklaştı, ona dedi:"Adam, nereye acele ediyorsun? Yorulman neye yarar?"Adam ağzını açıp Engidu'ya dedi: "Benimle birlikte kız evine (30) gel! Nişanlı seçmek için herkesin evi Uruk kralına daima açıktır. Nişanlı seçmek için herkesin evi, Uruk kralı olan Gılgamış'a daima açıktır. O, evlenecek olanlarla önce kendisi yatar, sonra da koca (31). Tanrısal yasaya göre bu, tanrının bir buyruğudur. Bu buyruk kendisine öbeğinin bağı kesilir kesilmez verilmiştir" (32).Adamın sözü üzerine benzi sarardı...(Dokuz satırlık boşluk.)Engidu önden gidiyor, orospu onun arkasından.O,Uruk'a girince halk çevresine toplandı. Uruk'ta caddenin ortasında durunca, insanlar başına biriktiler ve ondan şöyle söz ettiler: "O,aşağı yukarı Gılgamış'a benzer. Bedence daha ufaktır; ama, kemikleri onunkinden daha güçlüdür. (Bir satır eksik.)Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. O, kalabalığın sütünü emmiştir."(Bir satır eksik.) Zayıf yavrucuklar gibi ondan korkmalarına karşın, adamlar rahatladılar, "O yiğite karşı, gösterisi yaman bir yiğit alandadır.Gılgamış'a karşı tanrıya benzer, onun (33) bir eşi alandadır!ishara'ya (34) özgü bir yatak hazırlanmıştır. Gılgamış'ın onun yanında kalması için. Bu gece onunla 'Allahın emri' olacaktır" (35) Gılgamış yaklaştığında, Engidu caddenin ortasına dikildi. Gılgamış'a yolu kapamak isteyip, onu yatak odasına bırakmadı.(Yedi satır eksik.)Gılgamış kırda büyüyen, gür saçlı, ele avuca sığmaz Engidu'ya baktı:Kendi kendisine yol açtı ve üstüne yürüdü. Kentin alanında birbirleriyle karsılaştılar. Engidu kapıyı ayağıyla kapayıp Gılgamış'ı içeri bırakmadı. Bunun üzerine boğalar gibi böğürerek kapıştılar:Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar yerinden sarsıldı!Gılgamış ve Engidu, evet, boğalar gibi böğürerek birbiriyle kapıştılar. Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar yerinden sarsıldı! Gılgamış diz üstü yere düşünce, öfkesi indi ve göğsünü geri çekti. Gılgamış göğsünü çeker çekmez, Engidu ona, Gılgamış'a dedi:"Anan olan, ağılın yabanIı ineği, Tanrıca Ninsun (36), seni bir tane doğurdu. Basın adamların tepesini asmıştır! Enlil senin alnına insanların krallığını yazmıştır! Gücün evrenin beylerinden üstündür."(On satırlık boşluk.)Birbirini öptüler ve arkadaş oldular.
(Görünüşe bakılırsa bundan sonraki 14 satırlık boşluğun sonuna doğru, Gılgamış'ın Engidu'yu, bir oğul olarak kendi anasına götürmüş olmasından söz ediliyor. Gılgamış, Engidu'dan şu biçimde söz ediyor.)
"Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer,gücü büyüktür! Kimse karşısında duramaz. Ona lûtfunu göster."Gılgamış'ın anası oğluna dedi, Ninsun, yabanIı inek, Gılgamış'a dedi:
"Oğlum....(üç satır eksik.)(Engidu'nun hep korumakta olduğu biçiminden ötürü, Ninsun'un şaşkınlığını belli ettiği anlaşılıyor. Bundan sonraki beş satırsa,Gılgamış'ın yanıtlarını oluşturabilir.) "Onunla yukarı, aile ocağının kapısına gitti. O, bana karşı pek çok kışkırtıldı.Engidu'nun babası ve anası yoktur. Onun dağınık saçları hiç kesilmemiştir. O,kırda doğduğundan kimse onu eğitmemiştir." Engidu orada durdu ve onun söylediklerini dinledi. Gözleri yaşla doldu. Söylenenler kendisine pek dokunduğundan acı acı içini çekti. Gılgamış, yüzünü ona çevirip,oturdukları yerde birbirleriyle kucaklaştılar; âşıklar gibi eller
birbirinin üstüne kondu ve Gılgamış, Engidu'ya dedi: "Dostum, neden gözlerin yaşla dolu? Söylenenler sana dokunduğu için mi acı acı içini çektin?"Engidu ağzını açıp Gılgamış'a anlattı:"Dostum, bir acı boğazımı sıkıyor. Kollarım uyuştu, gücüm azaldı."Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:(Altı satır eksik.) "Ejder yapılı Humbaba  ormanda oturuyor. Sen ve ben onu öldürüp şu belâyı ülkeden kaldıralım. Kendimize katran ağaçları devirelim." (Dört satır eksik.)
Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi:"Dostum, ben dağlarda deneyimliyim; yabanIı hayvanlarla oralarda dolaştım. Ormanın uzaklığı iki kez on bin saat çeker. Yukarıya, onun içine dalacak kimdir? Humbaba... onun böğürtüsü tufandır, evet, onun soluğu ateş, saldırısı ölüm. Neden ötürü böyle şeyleri yapmaya yeliyorsun? (37) Humbaba'nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse ona karsı dayanamaz." Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:"Katransa, ben bunun dağına çıkmak istiyorum. Bu dağ geniş ormanın ortasında bulunuyor.(Üç satır eksik.)
Humbaba'nın bulunduğu ormana gitmek istiyorum. Savaşta bir balta bana yeter. Sen burada yalnız kal, ben oraya gideceğim."Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi:"Oraya nasıl gidebiliriz... Katran ormanına? Gılgamış, onun bekçisi bir savaşçıdır. Hiçbir zaman ımızganmaz. (38)(iki satır eksik.)
Enlil onu, katranları korusun diye insanların başına belâ kılmıştır.Her kim yukarı, ormana çıkarsa, kötürüm olur."Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:"............................................................" (39) "Güneş gökyüzünde durdukça tanrılar sonsuza dek yaşarlar. Ancak,insanın günleri sayılıdır. Onların ettikleri hep havadır. Sen daha buradayken ölümden korkuyorsun. Yiğit ruhundaki gücün sana yararı ne?Öyleyse, seni ben götüreyim de, ağzın bana: "ileri git! Korkma" diye çağırsın. Kendim ölürsem adımı yükseltirim, 'Ejder yapılı Humbaba'nın düşmanı Gılgamış ölmüştür,' derler." (Sekiz satır eksik.)
"Katran devirmek için elimi bulaştırmak istiyorum. Kendim için bir ad bırakmak istiyorum.
Şimdi dostum, silâhçı ustasına gitmek istiyorum. Silâhlar gözümüzün önünde dövülsün."Elele verip silâhçı ustasına gittiler. Ustalar oturup birbirleriyle danıştılar. Büyük baltalar dövdüler. Üç okkalık nacaklar dövdüler.Yalımı iki okkalık büyük kılıçlar dövdüler. Kabzaların başı on beş okkalık, kılıçların kını on beşer okkalık; altından. Gılgamış ve Engidu, her biri 300 okkalık silâhlar taşıdılar. Adamlar, Uruk kentinin yedi sürgülü kapısına vardılar; halk bir araya birikti; Uruk sokaklarına neşe saçıldı. Gılgamış, Uruk sokaklarında halkın neşesine tanık oldu. O, karşısında oturan halka seslendi: "Ben, ejder yapılı Humbaba'ya gitmek istiyorum. O söylenen şeyi, ben Gılgamış, görmek istiyorum. Onun adı ülkelere yayılmıştır. Katran ormanına koşmak istiyorum. Uruk çocuğunun nasıl güçlü olduğunu bütün ülkeye anlatayım.Katranları devirmek için elimi bulaştırayım. Kendim için sonsuzlaşacak bir ad yapayım!" Uruk mahallesinin yaşlıları dönüp Gılgamış'a dediler: "Gılgamış, sen genç olduğundan, gönlün seni böylesine ileri götürdü.Sen burada ne yaptı bilmiyorsun. Bizim işittiklerimiz, Humbaba'nın
çok acayip olduğudur. Onun silâhının karşısına çıkacak olan kimdir?Orman iki kez on bin saat uzaklık çekiyor. Yukarı çıkıp onun içine girecek olan kimdir? Humbaba, onun böğürtüsü tufandır, evet, onun
soluğu ateş, onun saldırısı ölüm. Neden dolayı böyle şeyleri yapmaya heves ediyorsun? Humbaba'nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse ona dayanamaz." Gılgamış, öğütçülerinin sözünü dinledikten sonra,gülümseyerek gözlerini arkadaşına dikti (40).(Dokuz satır eksik).
"Korucuyu meleğin seni sıkıntılardan kurtarsın; barış içinde Uruk kıyısına (41) dönmen için sana kılavuz olsun!"Gılgamış, diz çöküp elini kaldırdı:"Söyledikleriniz yerini bulsun. Şimdi gidiyorum. Samas! Ellerimi sana kaldırıyorum: oraya varınca canım sağ esen kalsın! Beni Uruk kıyısına geri döndür! Gölgeni üstümden eksik etme!" Bundan sonra Gılgamış,arkadaşını çağırdı, falına onunla birlikte baktı (42).(Yedi satır eksik).
Gılgamış'ın gözlerinden yaşlar boşandı:"Hiç gitmediğim bir yol. Sonu belli olmayan bir yolculuk. Burada sağ esen kalırsam seni gönlüme göre sevmiş olurum. Kendimi senin zevkine kaptırmak isterim, seni tahtlara geçirmek isterim." Artık köleler silâhlarını getirdiler. Büyük kılıçları, yayı, sadağı eline teslim ettiler. Baltaları aldı, sadağı ve Ansan (43) yayını bir yanına astı,kılıcı kemere taktı. Yolda yürümeye başladılar. insanlar Gılgamış'a sordular: "Sen ne zaman kente geri döneceksin?"



ÜÇÜNCÜ TABLET

 

Yaşlılar Gılgamış'a çok saygı gösterdiler.Yol hakkında ona öğüt verdiler:"Gılgamış, gücüne güvenmemelisin. Onu bırak yoluna gitsin, sen kendi kendini koru. O orada keçi yolunu bilir; arkadaşı kollar; Engidu orada senden önde gitsin. O, yolu gördü, yoldan geçti. Ormana giden yoldan,dağların geçidinden. O, Humbaba'nın bütün gizli yollarından geçti.Böylece önde giden arkadaşını korur. Onu bırak yoluna gitsin,sen kendi kendini koru. Samas seni dileğine kavuştursun.işittiklerini sana gözlerinle göstersin! O, sana kapalı olan yolu açsın! Yolu senin adımına açsın! Dağı senin ayağına açsın! Seni hoşnut eden şeyi, geçen sana getirsin (44). Lugalbanda (45) başarıda sana yardım etsin. Bir
çocuk gibi başarına kavuş! Humbaba'nın, kıyısında uğraşacağın Irmağında ayaklarını yıka! Akşam molanda bir kuyu kaz. Kırbanda (46) her zaman temiz su bulunsun. Samas'a soğuk su sun. Her zaman Lugalbanda'yı anımsa! Engidu arkadaşı, yoldaşı korusun. (anlaşılmaz bir sözcük) ... kadar kendisi getirsin. Hepimiz birden kralı sana teslim ediyoruz; sen de yurda dönerken kralı bize teslim et!" Engidu ağzını açıp Gılgamış'a dedi:"Sen karar verdin, artık yürü. Yüreğin korkusuz olsun. Yalnızca bana bak!Hasmın oturduğu yeri, Humbaba'nın üzerinde dolaştığı yolları, iyi biliyorum.

Yola çıkmamızı buyur, onlardan (47), buradan ayrıl!"Gılgamış, ağzını açıp Uruk'un yaşlılarına dedi:
(Dört satır eksik)."Size söylediklerimi, benimle gidecek olan Engidu'yla birlikte yapacağım.Öğütlerinizi sevinerek gönülden dinledim."Yaşlılar onun bu sözlerini dinledikten sonra, yiğitlere yol açtılar;
"Yürü Gılgamış, işin uğurlu olsun! Koruyucu tanrın yanında gitsin, o seni başarıya erdirsin."Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:"Gel arkadaşım, büyük saraya gidelim. Büyük kraliçe Ninsun'un huzuruna. Ninsun'un vereceği akıllıca öğüt, ayaklarımıza doğru yolu gösterir." Gılgamış 'la Engidu, elele verip büyük saraya, büyük kraliçe Ninsun'un huzuruna cılktılar. Gılgamış çıktı ve Ninsun'un yanına girdi:
"Ninsun ben güçlendim; yeni bir şey başarmak istiyorum: Humbaba'nın yanına, uzak bir yola yürüyeceğim. Bilmediğim bir savaşa atılıyorum,bilmediğim bir yola çıkıyorum. Benim gidip geri dönmem, katran ormanına varmam, ejder Humbaba'yı öldürmem, Samas'ın nefret ettiği o
belâyı ülkeden temizlemem için gereken zamanı, benim hesabıma Samas'tan dile. Onu öldürüp katran ağacını ben devirince, ülkenin yukarısında, aşağısında barış olsun.Utku belgisini senin önünde dikeyim." Kraliçe Ninsun, oğlu Gılgamış 'ın sözlerini acıyla dinledi:(On dört satırlık boşluk).
Ninsun odasına girdi.(Bir satır eksik).O, bedenine yaraşan bir giysi giydi, göğsüne de yaraşan bir mücevher taktı. O, kemer ve krallık tacını koydu. Merdivene basıp damın üstüne çıktı. Kurban yerine çıkarak tütsü yapıp Samas'In önüne koydu.Tütsüsünü yakıp Saman’ın huzurunda kollarını kaldırdı: "Neden oğlum Gılgamış'a coşkun bir yürek verdin, neden savaşa simdi de o gitsindiye onu ileri ittin? Humbaba'nın yanına, uzak bir yol yürüyecek. O,bilmediği bir savaşa atılıyor,bilmediği yollarda yolculuk ediyor!Onun gidip geri dönmek, katran ormanına varmak, ejder Humbaba'yı yok etmek, senden nefret eden o kötüyü ülkeden temizlemek zamanını Gılgamış'ın yoluna baktığın günde, seni seven o nişanlı, Aya,sana anımsatsın! Onu gecelerin bekçilerine, yıldızlara, akşamları baban Aya da Ismarla."(48) (On iki satırlık bir boşluktan sonra, aşağıdaki anlaşılması güç sözcükler geliyor):O, tütsüyü söndürüp kötü ruhları dağıtma duasını okudu. Haber vermek için Engidu diye çağırdı.""Benim kucağımda yetişmeyen güçlü Engidu! Simdi seni oğulluğa kabul ettim. Gılgamış'ın armağanları olan, büyük rahipler, tapınak kızları ve tapınım töreni hizmetçileriyle birlikte kabul ettim. Ninsun, Engidu'nun boynuna bir muska astI.
(84 satırlık bir boşluk).Yaşlıların Engidu'ya ikinci seslenişleri:"Engidu, arkadaşını kolla, yoldaşını koru , ...... (49) Onu kendin getir! Hepimiz birden kralI sana teslim ediyoruz, sen de yurda dönerek kralI bize teslim et." (Tabletin gerisi kırıktır).


DÖRDÜNCÜ TABLET



(Bu tabletin ilk dört bucuk sütunu -bütün tablet altI sütundan oluşmaktadır- herhalde kralın ve arkadaşının katran ormanına gidişlerinden söz ediyordu. Ama, bu sütunlardan ancak kırık bir parça kalmıştır. Bu parça, ikisinin başından her gün geçenleri sık sık betimlemektedir.) iki kez yirmi saatten sonra hafif bir yemek yediler. iki kez otuz saatten sonra kendi kendilerini aksam dinlenmesine
çektiler. iki kez elli saati bütün bir günde yürüdüler. Bir ay üç günlük yolu üç günde kestirdiler. Aksam dinlenmesine bir kuyu kazdılar (50). (Burada 200'den çok satır yitmiştir. Geri kalan parçada yineleme
vardır.
Bu yinelemeden anlaşıldığına göre, Gılgamış'la Engidu ormanın kapısına gelmişlerdir. Bir bekçi, Humbaba'nın diktiği kocaman kapıyı beklemektedir. Gılgamış'la Engidu, onunla basa cıkıp çıkmayacakları konusunda duraksamış olmalılar ki, Engidu ona şunları söylüyor:) "Uruk'ta ne dediğini anımsa! Uruk'un çocuğu Gılgamış, sen öldürmek için yekin, (51) onun üstüne var!"Ağzından çıkan sözleri duyar duymaz tam güveni arttı.(Bundan sonraki belki Gılgamış'ın Engidu'ya söylediği sözlerdir.)
Onun savaşması ve bir de ormana dalıp bizden kaçmaması için hemen üstüne vardı. Hiçbir silâh işlemesin diye, giyinmek için yedi savaş giysisi hazırladı. O anda yalnızca birini giydi, geri kalan altı kat
giysiyi soyundu. Bunlar yerde ayaklarının altında kaldı. Ormanın kapısında duran bekçiyi yakalamak için, huysuz,yabanıl bir boğa gibi ileri atıldı. O, birden bire bağırıp korkuya duştu. Ormanların bekçisi
bağırıp çağırdı! Çocuğun babasını çağırması gibi, Humbaba'yı çağırdı.(Buradaki 22 satırlık boşlukta, belki her iki yiğidin bekçiyi zararsız duruma getirmiş olmaları ve Engidu'nun kapıyı nasıl açtığı
anlatılmıştır. Bundan sonrası şöyledir:) Engidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış 'a dedi:
"Biz ormana inmeyelim. Kapıyı acarken elim tutmaz oldu."Gılgamış konuşmak için ağzını açıp Engidu'ya dedi:"Biz şimdiye dek böyle üzüldük mü? Biz bütün dağları aşarak geldik.Bununla birlikte hedef karşımızda duruyor. Benim savaştan anlayan,savaş deneyimi olan arkadaşım, giysime dokunursan artık ölümden korkmazsın! (iki satır çevrilememiştir.)Elinin tutmazlığı gitsin! Vücudunun ağırlığı yok olsun! Arkadaşım,koluma asıl, birlikte inelim. Gönlün savaşa doysun! Ölümü unut,
korkma! Kendisini koruyan adam, arkadaşını da sağ tutsun! İnsanlar ölünce  kendilerine ad yaparlar!" ikisi birden yeşil ormana vardılar.Konulmaları kesildi, sessiz durdular .

 

BEŞİNCİ TABLET

 

Ormana gözlerini dikip baktılar. Katranların yüksekliğine şaştılar.Ormana girilen yola şaştılar. Humbaba'nın geçtiği yerde bir ayak izi vardı . Yollar iyi bir durumdaydı. Büyük yol güzel yapılmıştı. Onlar katran ağacı dağını görüyor, tanrıların oturduğu yeri, irnina'nIn (52)
yüksek tapınağını. Bu dağın önünde bir katran ağacı vardı. Bu, pek gürdü; gölgesi çok hoştu, sevinçle doluydu. Çalılar birbirine girmişti . Büyük ormanın ağaçları da birbirine girmişti. (56 satırlık boşluk.)

iki yiğit Humbaba'yı beklediler, ama o gelmedi...(6 satırlık boşluk.)Engidu ağzını açıp GIlgamIs'a dedi:Humbaba'nIn izini böyle bulabilir miyiz? Bırak bir biri arkasına düşler görelim.(Üç satır eksik.)Düşler üç kez görülmeli.(26 satırlık boşluk. Bu boşlukta, Gılgamış 'ın gördüğü birinci düş anlatılmıştır.)Engidu, ağzını açıp Gılgamış 'a  dedi: (iki satır eksik.)
"Düşün beni çok sevindirdi!"Aksam dinlenmesine gitmek için birbirleriyle sözleştiler. Gece yarısı onun (53) uykusu kaçtı, düşünü Engidu'ya anlattı:"Arkadaş, nasıl? Sen beni uykumdan ne diye tedirgin ettin? Ben niçin uyanığım? Engidu, arkadaş, ben bir düş gördüm... Sen beni uykumdan tedirgin ettin? Ben niçin uyanığım? Birinci düşümün üstüne, ikinci düşüm göründü; derin dağ diplerinde duruyorduk, hemen dağ devrildi...Beni yere yıktı. Dağ ayaklarımı yakaladı ve onları bırakmadı. Biz onun karşısında küçük saz sinekleri gibi kaldık... Öyle aydınlıktı ki. Bana bir adam göründü. Ülkede en güzel oydu. Pek güzeldi. O beni dağın altından çekti, bana su içirdi (54). Yüreğim ferahladı. Ayaklarımı yere değdirdi." Kırda doğan Engidu, arkadaşına dedi, Engidu düşüyordu. "Arkadaş, düşün güzeldir, pek iyi bir düştür. Arkadaş, gördüğün dağ Humbaba'dır. Hum baba’yı yakalayacağız; onu öldüreceğiz ve ölüsünü dışarı tarlaya atacağız. Yarın her şey sona erecek." iki kez yirmi saatten sonra hafif bir yemek yediler. iki kez otuz saatten sonra kendilerini dinlenmeye çektiler. Samas'ın önünde bir kuyu kazdılar.Ancak Gılgamış, dağa tırmandı ve ince ununu dağa serpti (55). "Dağ!Engidu için bana bir düş getir! Ona, Engidu'ya da bir işarette bulun!" Dağ, Engidu için ona bir düş getirdi. Ona, Engidu'ya da bir işarette bulundu. Pek soğuk bir yel esti, bir fırtına gelip geçti. Fırtına Gılgamış'ı uyuttu. Gılgamış uyurken dağların yamaçlarında biten
buğdaylar gibi bir yana devrildi ve Gılgamış'ın çenesi baldırına dayandı (56). insanlara gevşeklik veren uyku onun üstüne düştü.Uyandığı uykuyu bırakıp yukarı yürüdü, arkadaşına dedi: "Arkadaş, beni çağırmadın mI? Niçin uyandım? Sen beni sarsmadın mI? Niçin korktum?Buradan bir tanrı gedmedi mi? Organlarım niçin titredi? Arkadaş,üçüncü bir düş gördüm ve gördüğüm düş çok ürkütücüydü; gök haykırdı,yeryüzü gürledi! Hava dinginleşti, karanlık çöktü. Bir yıldırım düştü. Bir yangın yükseldi. Duman koyulaştı. Ölüm yağdı. Yağan koz oldu; ateş söndü ve yukarıdan aşağı dökülen (koz olan ateş), kule döndü. Aşağı gel, tarlada konuşabiliriz." Orada Engidu, onun kendisine anlattığı düşü duyunca Gılgamış 'a dedi:(Buradaki boşlukta, belki, Engidu'nun Gılgamış'ın gördüğü düşü övmesi ve sonra iki arkadaşın katranları devirmek için en son karar vermeleri anlatılmaktadır). Ö, eliyle baltayı yakaladı... bir tane de nacakları vardı: Engidu önü eline aldı ve katranları devirdi; ama Humbaba gurultuyu duyunca öfkelendi: "Kimdir o, dağlarımın çocukları olan ağaçların Irzına gecen? Kimdir o, katranI deviren?"Bunun üzerine göksel Samas, gökten onlara seslendi: "ileri gidin, korkmayın!"
(Yaklaşık 80 satırlık boşluk. Görünüşe göre, Ilgamış ve Engidu,Humbaba'yla yapacakları savaşın için Samas'tan öğüt istediler.Samas'ın verdiği olumsuz yanıt, burada anlatılmış olmalıdır. çünkü metin öyle sürüyor:) ...ve ondan sel gibi göz yaşları boşandı. Gılgamış göksel Samas'a dedi:
(iki satır eksik.)Ancak ben, göksel Samas'a baş eğiyorum. Benim için gösterilen yoldan yürüdüm."
Göksel Samas, Gılgamış'ın yalvarmasını dinledi ve Humbaba'nIn önüne büyük fırtınalar çıkardı: Büyük fırtına, poyraz, kasırga, kum fırtınası, bora fırtınası, kırağı fırtınası, rüzgâr, cam fırtınası!
Ona karşı sekiz fırtına kalktı ve bunlar Humbaba'nIn gözlerine savruldu. ileri gidemedi, geri dönmedi. Humbaba savaştan vazgeçti.Bunun üzerine Humbaba, Gılgamış'a seslendi: " Gılgamış, beni
bırakmalısın! Sen benim efendim olmalısın, ben senin kölen olmalıyım.Ben sana dağlarımın çocukları olan ağaçları devireyim ve onlardan senin için evler yapayım." Engidu, Gılgamış 'a dedi:
"Humbaba'nın dediklerini dinleme! Humbaba'yI öldürmelisin!"(Bunu izleyen boşlukta, Humbaba'nIn öldürülmesi ve iki yiğitin geri dönmesi anlatılmaktadır; tabletin son satırı belki şöyle tamamlanmaktadır:) Gılgamış,Humbaba'nIn kesilen başını sırığa dikti.



 

ALTINCI TABLET

 

Kirini yıkadı, silâhlarını parlattı, başını sallayarak saçının tutamlarını arkaya attı. Kirli giysisini fırlatıp temizini giydi, savaş giysisini giyip beline islemeli kemerini kuşandı. Gılgamış krallık tacını giyince, Gılgamış'ın güzelliği star’ın güzel gözlerini kamaştırdı: "Gel Gılgamış Benim güveyim ol! Bana meyveni armağan et (57), armağan etsene! Sen benim kocam ol, ben senin karın olayım! Sana altından ve lacivert taşından yapılmış koşu arabaları koşturayım!Tekerlekleri altın, boynuzları (58) ayna gibi parlayan madenden olsun!Buna ruhlar, dev gibi katırlar koşulsun! Sen evimize girince seni
katran kokuları (59) karşılasın. Büyük rahipler ve soylular ayaklarını öpsünler! Krallar, büyükler ve beyler ayaklarının altına diz çöksünler! Dağların ve ülkelerin ürünlerini sana vergi olarak getirsinler! Sana keçiler ucuz, koyunlar ikiz yavrulasın! Senin sıpan bir ester yüküyle koşsun! Arabanın önündeki atın, yarışta birinci olsun! Boyunduruktaki öküzlerinin esi olmasın!" Gılgamış, konuşmak
için ağzını açıp görkemli istar'a dedi:"Seni ha!........ Seninle evlenirsem ne kazanacağım? Nasıl olsa
kendimi yağlayacak yağım ve üstüme giyecek giysim var. Yiyecek ekmeğim ve azığım vardır, dahası, tanrılara yaraşır yemeğim, krallara özgü içkilerim bulunur! (Bir satır eksik. Bundan sonraki parçada, Gılgamış,Tanrıça’yı su biçimde aşağılıyor:)
..................................................
..................................................
..................................................
.................................................. (60) Sen, soğukta Isıtmayan bir örtüsün! Sen rüzgâra ve fırtınaya engel olmayan uydurma bir kapısın! Sen, üstüne örtüleni altında ezen bir fil derisisin! Sen, içinde toplantı yapan yiğitlerin üstüne çöken bir saraysın, sen taşıyıcısının üstünde eriyen bir ziftsin!Sen,
taşıyıcısının üstünde boşalan bir kırbasın!Sen taş duvarı çatlatan bir kireçsin!Sen,düşman ülkesini çeken bir yemişsin (61).Giyeni sıkan bir ayakkabısın!Dostlarından hangisini sonsuz olarak sevdin?Çobanlarından hangisini sürekli olarak beğendin? Haydi sevgililerinin adlarını sayayım!

(Bir satır eksik.)
Senin gençliğinin sevgilisi olan Temmuz’a (62), yıldan yıla ağıtı yazgı kıldın. Sen, renkli çoban kuşunun aşkına düştün; ama ona da vurup kanadını kırdın; simdi o,ormanlarda "kappi" (63) diye bağırıp duruyor! Sen, gücü ustun olan aslanın aşkına düştün; ama sonra ona yedi ve yedi tuzak çukurları kazdın.Sen, savaşa alışkın olan atın askına düştün; ama sonra ona kırbaç,biz  lengic ve kamçıyı yazgı kıldın; iki kez yedi saat koşmayı yazgı kıldın; ona suyu bulandırıp içirmeyi yazgı kıldın; anası Sililiye sürekli yasI yazgı kıldın! Sen, koyun çobanının askına düştün; o,sana durmadan koz yığıp, günü gününe oğlaklar getirdi; ama sonra ona vurup kurda dondurdun, simdi de kendi küçük çobanları onu kovalıyorlar;dahası, kendi köpekleri bacaklarını Isırıyorlar. Sonra sen, babanın
hurma bahçıvanı olan isullanu'nun askına düştün; o, sana durmadan bir sepet hurma getirip günü gününe sofranı donatırdı; ama sonra ona göz atarak yaklaştın: isullanu'cIgIm.... (64) yiyelim dedin. (Bir satır çevrilememiştir.)
isullanu şu yanıtı verdi:"Sen benden ne istiyorsun? Sanki anam benim için pişirmedi mi? Ne diye
kokmuş, çürümüş yemekleri yiyecekmişim?.. öyle ekmek ki, kabuğu sazdan ve dikendendir." (65)

(Bir satır eksik)
Sen onun söylediği bu sözleri duyduktan sonra, ona vurup onu .....(66) dondurdun ve bahçenin içine bıraktın.(Bir satır çevrilememiştir.)
Simdi beni seversen, beni de onlar gibi yaparsın."O, istar, bunu duyar duymaz öfkelendi; yukarıya gökyüzüne cılktı.İstar, babası Anu'nun huzuruna gitti. O, anası Antum'un huzuruna gitti ve dedi: "Babam! Gılgamış bana sövüyordu! Gılgamış bana kokmuş,çürümüş şeyleri saydı. Kokmuş, çürümüş şeyleri!"Anu konuşmak için ağzını açıp görkemli istar'a dedi:"Önce sen kavgaya başlamadın mı ki? O, sana kokmuş şeyleri saydı.Kokmuş, çürümüş şeyleri!"istar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi:"Babam, Gılgamış'ı öldürmesi için bana gökyüzünün boğasını ver!(Bir satır eksik)
Fakat sen gökyüzünün boğasını bana vermezsen, o zaman ben, cehennemin kapılarını kırar, direklerini fırlatır, kapıları ardına dek acarım.Yasayanları yemeleri için ölüleri kaldırırım. Dirileri yesinler diye. O zaman dünyada ölüler dirilerden çok olur!" Anu, konuşmak için ağzını açıp görkemli istar'a dedi:
"KIZIM, benden istediğini yaparsam, yedi kavuz (67) yılları olur.insanlar için buğday biriktirdin mi? Hayvanlar için ot bitirdin mi?"istar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi:"Baba, insanlar için buğday yığdım, hayvanlar için de ot sağladım!Onların yedi kavuz yıllarında doymaları için insanlara buğday topladım; hayvanlara ot yetiştirdim." (Üç satır eksik.)Anu, onun bu sözünü doyunca, gökyüzünün boğasının zincirini istar'ın eline teslim etti. O, boğayı yere indirmek için alıp aşağı götürdü ve onu Uruk ağılına surdu. (Bir satır eksik)Gökyüzünün boğası korku salarak aşağı indi. O, birinci solumasında yüz kişi devirdi; iki yüz devirdi; üç yüz kişi...ikinci solumasında yüz daha devirdi. iki yüz daha, üç yüz kişi daha.O, üçüncü solumasıyla Engidu'ya saldırdı. O, Engidu'yu süseceği anda,
Engidu gözetleyip, birdenbire boynuzlarını yakaladı. Hırsından gökyüzünün boğasının ağzından köpükler savruldu. Kuyruğunun kalın tarafıyla Engidu'ya çarpı onu yere attı. Engidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a dedi:"Eskiden biz kendi kendimize ovunduk. Simdi bunu gösterelim!"
(Dört satır eksik.)Bunu nasıl yapacağımızı sana öğreteyim: Sen ve ben ayrılmalıyız, ben
bocayı kuyruğundan yakalayayım. Üç satır eksik.)KILICIN, onun boğazıyla boynuzlarının arasına insin."Engidu, Gökyüzünün boğasını tutmak için, kovalayıp sımsıkı kuyruğundan yakaladı. Engidu, onu iki eliyle tuttu ve Gılgamış, usta bir kasap gibi, kılıcını güçlü ve güvenli bir vuruşla onun boğazıyla
boynuzlarının ortasına indirdi... Onlar orada gökyüzünün bocasını öldürdükten sonra, yüreğini çıkarıp Samas'In önüne koydular. Onlar Samas'ın huzurunda saygıyla eğilip geri çekildiler; sonra her iki
kardeş oturdular. istar, Uruk duvarının üstüne çıkıp bir çığlık kopardı: "Yuh olsun Gılgamış'a! Beni rezil etti; Gökyüzünün boğasını oldurdu!" Engidu, istar'ın bu sözünü duyunca, gökyüzünün boğasının budunu koparıp ona fırlattı:"Seni elime geçirseydim, seni de böyle yapardım! Onun sakatatını (68)
koluna asardım!"istar, kadın sevgililerini, tapınağın hizmetçilerini ve Orospuları basına toplayıp gökyüzünün boğasının budu için ağlayıp yakındı.Gılgamış, bütün silahçı ustalarını çağırdı. Ustalar boynuzların kalınlığına şaştılar. Her boynuzun dokumu altmış okkalık lacivert taşındandı. Bu boynuzların kabuğu iki parmak kalınlığındaydı. Her ikisinin içi yedi kova yağ alıyordu. Gılgamış, bunları yağ koyması için, tanrısı Lugalbanda'ya (69) armağan etti. Bunları içeri götürdü.
Tanrı sarayının içindeki kutsal yere astı. Fırat’ta ellerini yıkadıktan sonra el ele verip Uruk kentinin sokaklarından geçtiler.Uruk halkI onları görmek için toplandı. Gılgamış kendi saray cariyelerine şu sözleri söyledi: "Erkekler arasında en görkemli olan kimdir? Yiğitler arasında en güçlü olan kimdir?"
"Erkekler arasında en görkemli olan Gılgamış'tır. Gılgamış, yiğitler arasında en güçlü olandır."
(Üç satır eksik)
Gılgamış, sarayında bir utku şenliği yaptı. Yiğitler, gece karanlığında rahatça uykuya daldılar. Engidu da uykuya daldı ve bir düş gördü.Sonra düşünü yorarak yukarı yürüdü ve arkadaşına dedi:

 


YEDİNCİ TABLET



"Arkadaş, neden ötürü yalnızca büyük tanrılar birbirlerine danıştılar? Bu gece gördüğüm bir düşü dinle: Anu, Enlil, Ea ve göksel Samas toplandılar. Anu, Enlil'e dedi: "Gökyüzünün boğasını öldürdüklerinden,
Humbaba'yI vurduklarından ve dağın katranını devirdiklerinden içlerinden birisi olsun!" Fakat Enlil dedi:
"Engidu olsun, ama Gılgamış ölmesin." Bundan sonra göksel Samas kahraman Enlil'e dedi: "Onlar gökyüzünün boğasını ve Humbaba'yI senin sözün üzerine (70) öldürmediler mi? Simdi Engidu suçsuz yere mi ölecek?" Enlil göksel Samas'a kızdı: "Çünkü sen, onların dengiymişsin gibi, her gün asasıya, yanlarına gidiyorsun!" Hasta olan Engidu, orada Gılgamış'ın ayaklarının dibine
düşüp kaldı. Gözlerinden yaslar bocandı. Gözlerinden yaslar boşanan Engidu'ya Gılgamış dedi: "Kardeş, sevgili kardeş! Neden kardeşimin yerine beni suçsuz saydılar?" Öyleyse: "Simdi ben bir ruh yanında mI oturuyorum? Ruhların yeryüzüne çıktığı kapının dibinde mi oturuyorum (71) ? Benim sevgili kardeşimi
bundan böyle gözlerimle göremeyecek miyim?" (Görünüşe göre bunu izleyen 13 satırlık boşlukta, belki Engidu'nun sıtma sabuklaması sırasında (72) kendi hastalığını Humbaba'nın orman önünde duran kapıya yormuş olması anlatılmıştır:) Engidu, gözlerini açıp, kapılarla bir insanla konuşur gibi konuştu; ama ormanın kapılarında akıl ve kavrayış yoktu. "iki kez yirmi saatlik yerden senin kerestenin iyiliğini seçtim. Ben, yüksek katranI görünceye kadar, senin kerestenin esine rasgelemdim. Senin yüksekliğin altI kez on iki endazeye varıyor. Senin enliliğin iki kez on iki endazeye varıyor (73). (Bir satır eksik)
Ben seni yapıp Nipur'a getirdim ve orada taktım. Senden böyle bir iyilik göreceğimi bilseydim, elime bir balta alır, seni paramparça eder ve Fırat üzerinde gitmek için bir sal yapardım." (Elli satırlık boşluk. Engidu, Samas'tan lânetini avcının üzerine indirmesini diler:) "... Onun kazancını yok et. Onun kollarını güçten düşür. Onun gidişini beğenme .Pesine düştüğü hayvan ondan kaçsın; avcı gönlündekine ermesin!" Fahişeye, orospuya ilenmek için yüreği tutuşuyor: "Senin yazgını orospu, sana ben yazayım. Bir yazgı ki, sonu gelmesin; sonsuza dek sursun! Sana ilencilerin en kötüsünü savurayım. Karanlık
yerin ilenci sabahın erkininde karşına cılksın! Gece yarısına kadar zevkinin evi sana belâ olsun (74)! (Sekiz satırlık boşluk.Anlaşılabildiğine göre Engidu'nun ilençleri fahişeyi tutuyor:)
Şehir lağımlarındaki pislikler senin yiyeceğin olsun! Şehirdeki bulaşık suları senin içkin olsun! Yattığın yer sokak olsun, durduğun yer duvar gölgesi olsun! (Bir satır eksik.)
Sarhoş ve susuz, yanağına vursun!" (On satır boşluk) Saman, onun ağzından çıkan sözleri işitince, ona gökten seslendi: "Engidu, niçin fahişeye, orospuya ileniyorsun? O fahişe ki, sana yasamda gereken ekmeği yedirdi. O, sana ülkede içilen içkiyi içirdi. Görkemli giysi giydirip, o şanlı Gılgamış'ı sana yoldaş etti. Simdi senin kardeşin gibi olan arkadaşın Gılgamış seni, rahat yatağına
yatıracaktır. O seni görkemli bir yatakta rahat ettirecektir. Esenlik olan bir yerde, solunda bulunan bir yerde seni oturtacaktır. Yeryüzünün bütün hükümdarları ayaklarını öpecektir. O, senin için Uruk halkına ah ettirip onları ağlatacak, mutlu kimselere çevresinde yas tutturacak ve o, senden sonra bedenini pis ve iğrenç bir duruma getirip, senin için kendinden geçerek sırtına bir aslan postu atıp çöllere düşecek." Bu anda Engidu, Sam as’tan yiğitin sözünü işitince, kükreyen yüreği hemen dinginleşti. (iki satırlık boşluk. Sonra Engidu yeniden fahişeden söz ediyor; ama görünüşe göre, bu kez Engidu, fahişeye alaylı bir dilekte bulunuyor:) "Seni krallar ve beyler sevsin. Kibar delikanlılar senin için
çektikleri karasevdadan dizlerini dövsünler ve senin yoluna saçlarını yolsunlar! Asker ve subaylar senin için kemerlerini söksünler! Senin başına lacivert taşı ve altın dökülsün. Hazine bekçisi önceden üzerine islemişken, şimdi onun hazinesi senin için açılsın ve serveti yoluna
saçılsın! Seni tanrıların avlusuna ben götüreyim. Yedi çocuklu bir karı sana feda edilsin!" Engidu'nun hasta karnı sancı içindedir. Engidu odasında yalnız başına yatmaktadır. Gece gördüğü düşü
arkadaşına anlatıyor: "Arkadaş, bu gece bir düş gördüm. Gök bağırdı, yeryüzü yanıt verdi. Ben, yalnız başıma kırda kaldım. Orada aşık yüzlü bir adam göründü. Yüzü büyük bir kuşa benziyordu. Kartal pençesi gibi, tırnaklı pençeleri vardı." (12 satırlık boşluktan sonra, kalan küçük bir parçadan elde edilecek sonuca göre, belki Engidu, bu adamın kendisine bir olumun garip biçimini nasıl gösterdiğini anlatmıştır:) "Sonra o adam, beni tümüyle değiştirdi. Kollarım sanki kuşlar gibi tüylendi.
Beni elimden tutarak; karanlığın evine, Irkalla'nIn (75) oturduğu yere, içine ayak basanı bırakmayan eve, dönüşü olmayan yola, içinde oturanın Işıktan yoksun kaldığı eve, tozun besin olduğu, çamurun yemek olduğu yere, insanın kuşlar gibi tüylü giysiler taşıdığı ve karanlık yerde Işığın görünmediği eve götürdü.Girdiğim tozun evinde (76), tahtlar devrilmiş, kral taçları yere atılmıştı. Anu ve Enlil'e vekil
olan, en eski zamandan beri ülkeye egemen olan krallık tacI taşıyan beyler, tepelerinde kızarmış et taşıyorlar, çörek taşıyorlar, içmek için kırbalarında soğuk sular taşıyorlardı. Girdiğim tozun evinde,
yüksek rahipler ve bakanlar, kutsallık taşıyan kimseler oturuyor. Tanrıların yakınları oturuyor, büyük tanrıların yağladığı rahipler (77) oturuyor, Etana (78) oturuyor, Sumukan (79) oturuyor, Yer
Tanrıcısı Ereskigal oturuyor ve bunun önünde yerin yazmanI Belitseri diz çöküyor. Belitseri, elinde bir yazI levhası tutarak Ereskigal'a okuyor. O, yönünü çevirip bana baktı." (Bundan sonra, yaklaşık elli
satırlık boşluk geliyor. Anlaşıldığına göre Gılgamış anasına sesleniyor:) "Onunla birlikte her güçlüğe katlandım. Onunla birlikte nerelere gittiğimi düşün! Benim arkadaşım iyi şeyler haber vermeyen bir dua
gördü." Onun düşü gördüğü gün, sona ermişti. Bundan sonra Engidu bir gün, iki gün yattı. Olum Engidu'nun yatak odasında oturuyor. Besinci,altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu gün... Engidu'nun hastalığı ağırlaştıkça ağırlaştı. On birinci ve on ikinci gün Engidu olum döşeğine yattı. Bunun üzerine Gılgamış'a bağırıp ona dedi:"Arkadaş, ben bir ilence uğradım! Savaşta ölen bir adam gibi olmuyorum. Savaştan korktuğum için simdi onursuz oluyorum. Arkadaş herkim savaşta ölürse talihlidir; ama ben düşkün bir durumda oluyorum."

 

SEKİZİNCİ TABLET

Gün ağarmaya baslar başlamaz, Gılgamış ağzını açıp arkadaşına dedi:(Yaklaşık 20 satırlık boşlukta, Ilgamış, Engidu'ya gençliğini,birlikte yaptıkları isleri, özellikle Humbaba'nın olumunu anımsatıyor.
Tablet çok kırık olduğu için çevirmeye olanak yoktur. 22-50 satır tümüyle kırıktır. Bu satırlarda Gılgamış'ın, Uruk'un ileri gelenlerini Engidu'nun olum döşeğine çağırttığı anlatılmış olabilir.). Bundan
sonra Gılgamış şöyle haykırdı:"Beni dinleyin! Siz, yaşlılar, beni dinleyin! Ben Engidu için
ağlıyorum. Arkadaşım için. Ağıtçı kadınlar gibi acı sızı dokuyorum.Sen belimin satırı, elimin yayI! Kemerimin kılıcı! Önüme siper olan kalkan! Benim bayramlık giysim! Benim biricik sevincim! Kotu bir
düşman kalkıp beni soydu (80)! Benim dostum, dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini (81) kovalayan katırcığım (82)! Ey çölün parsI! Dostum! Engidu! Yoldaşım! Dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini kovalayan katırcığım. Biz istediğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık. Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba'yı yok etmiştik! Simdi seni yakalayan bu uyku nedir?Sen karanlığa gömüldün. Beni dinlemiyorsun!" Gözünü yokladı; ama Engidu artık gözünü açmadı. Yüreğini yokladı; yüreği atmadı... Duyduğu acıdan aslan gibi bir böğürtü kopardı. Tıpkı yavruları astırılan dişi bir aslan gibi. O, Engidu'nun yüzüne kapanıp saçlarını yoldu ve Ortalığı dağıttı. Güzel giysilerini paralayıp yerlere fırlattı..(Yaklaşık 80 satır boşlukta, Gılgamış'ın Engidu'yu yedi gün, yedi gece beklettiği anlatılıyor olmalı. O, acı dolu çığlıklarıyla arkadaşını yaşama geri döndüreceğini umuyordu.) Seni rahat yatakta yatıracağım.Evet, seni görkemli bir yatakta rahat ettireceğim. Evet, bir onur konumunda seni dinlendireceğim. Esenlik olan bir yerde. Solumda bulunan bir yerde seni oturtacağım. Yeryüzünün bütün hükümdarları senin ayaklarını öpsünler. Senin için Uruk halkına yas tutturacağım; mutlu kimselere çevrende acı dolu çığlıklar attıracağım ve ben, senden sonra bedenimi pis bir duruma getirip senin için kendimden geçeceğim.
Sırtıma bir aslan postu alıp çöllere düşeceğim." (Bundan sonra 137 satırlık bir boşluk geliyor ki, bu boşlukta Engidu'nun gömülmesi anlatılmış olmalıdır. Aşağıdaki dört satırın ne anlattığını bilmiyoruz). Gün ağarır ağarmaz, dışarı, Elemmaku'dan (83) yapılmış büyük bir sofra çıkardı. Akikten bir fincanI balla doldurdu. Lacivert tasından bir fincanı tere yağla doldurdu. (Tabletin geri kalan 25 satırı kırılmıştır).


DOKUZUNCU TABLET


Gılgamış, arkadaşı Engidu için acı gözyaşları döküp kırlara koşarak dedi: "Ben ölmeyecek miyim? Ben de Engidu gibi ölmeyecek miyim?Gönlümü üzüntü kapladı. Bana olum korkusu geldi. Simdi kırlara
koşuyorum. Ubar- Tutus'un oğlu Utnapistim'e gitmek için yol aldım.ivedilikle oraya gidiyorum. Dağın geçitlerine gece vardım. Aslanları görüp korkuttum. Başımı yukarı kaldırıp Ay Tanrısı’na yalvardım. Bu
yalvarışım bütün tanrılara yöneldi: Korkulu yerde beni sağ bırakın!"Gılgamış sonunda uykuya daldı ve gördüğü bir düşü onu irkiltip uyandırdı. Gılgamış şöyle bir düş gördü: O ayın parlak ışığında
yürüyerek bir suru aslana rastladı. Bunları görünce yaşamından zevk aldı; satırını kaldırıp koluna astı ve kemerine takılı kılıcını kınından sıyırıp aslanların arasına daldı. Bunlardan ikisini oldurup
gerisini dağıttı (84). Öldürülen bu iki aslanın yeşim tasından yontularını yaptı. Yontuları boyadı ve üzerlerine aslanların adlarını kazıdı. Birisine ..., ötekine de ... dedi ve her iki yontuyu, gece
kendisini aslanların tehlikesinden koruması için, Ay Tanrısı’na armağan etti (85). (22 satırlık boşluk. Gılgamış bir dağa geldi.) Dağın adI Mâsu'dur (86). Gılgamış bu Mâsu dağına gelince, günü gününe
güneşin çıkmasını ve girmesini bekleyen (87), başları gökyüzüne kadar yükselen ve göğüslerine kadar cehenneme batmış bulunan iki akrep insanın, bu dağın kapısını beklediklerini gördü. Bunlar öylesine korku vericiydi ki, korkudan yüzlerine bakılmazdı. Bunların görünüşü olumdur. Bunların korkunç görünümü tüyleri ürpertiyor ve dağları deviriyor.Bunlar,günesin dağdan çıkmasını da ve dağa girmesini de bekliyorlar. Gılgamış, bunları görünce korkudan ve dehşetten gözü karardı ve o, aklını başına toplayıp bunların yanına yaklaştı. Akrep adam karısına seslendi:"Buraya, bize gelenin vücudu tanrı etinden midir?"Akrep adamın karısı ona yanıt verdi:"Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardır!"
Akrep adam, insan yüzlü, tanrıların çocuğuna seslenip su sözleri söyledi:
"Neden ötürü bu denli uzun yol yürüyüp buraya benim yanıma kadar geldin? Geçit vermez Irmakları geçtin? Başına gelenleri bilmeyi pek isterdim." (28 satırlık boşluk. Gılgamış yanıt verdi:)
Utnapistim için, atam olan Utnapistim'in yolunda! O, tanrıların arasına girdi ve tanrıların toplantısında yasama kavuştu. Ondan oğlum ve yaşamı soracağım!" Akrep adam ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Gılgamış, bunu bilecek insan yoktur! Dağların kapuzuna (88) kimseler girmedi. Dağların içinde iki kez on iki saat uzaklığında bir boğaz vardır; içi koyu karanlıktır. ışık yoktur. Güneş doğduğu zaman dağın
kapısı açılır, battığı zaman kapı kapanır." (73 satırlık boşluk. Görünüşe göre Gılgamış Akrep adama yalvarıp yakararak dağdan geçmek için izin almak gereğini duymuştur.)
Akrep adam konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a su sözleri söyledi:"Yürü Gılgamış, korkma! Sana Mâsu dağlarının yolunu acıyorum. Dağları ve tepeleri güvenerek as! Ayakların seni sağlıkla yurda götürsün! Dağın kapısı önünde açılsın!" Gılgamış bunu duyar duymaz, Akrep adamın sözüne uyup, Samas'ın yolunda dağın kapısından içeri ayak bastı. O, bir kez iki saat ileri gidince koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi.Küçük bir Işık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez iki saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü.ışık görünmedi. Küçük bir Işık sızıntısı, karanlığı arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez üç saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi, küçük bir Işık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez dört saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi, küçük bir Işık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez beş saat ileri gidince: boyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük bir Işık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi.O, iki kez altı saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük bir Işık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez yedi saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük bir Işık sızıntısı karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez sekiz saat ileri gidince yorgunluktan soluyordu; fakat karanlık koyuydu, Işık yoktu. O, iki kez dokuz saat ileri gidince: onun alnına kuzey yeli vurdu. O, iki kez on saat ileri gidince: kapıya yaklaştı... (Bir satır eksik)
O, iki kez on bir saat ileri gidince: güneş girmeden, o dışarı çıktı (89). O, iki kez on iki saat ileri gidince: aydınlık parlıyordu. O, cins taslarla dolu bir bahçeye girdi. Bunların görkemini görünce rahatladı. Akikten meyveler taşıyan üzüm salkımları (90) dallarda asılıdır. Görünüş çok hoştu. Lacivert taşı goncalar taşıyor, meyveler taşıyor; görünüşü bir zevktir. (6'ncI sütunun küçük kalıntıları cins taşlar bahçesini sonuna dek betimliyor.)



ONUNCU TABLET



Sâkiye Siduri (91), denizin Issız bir kösesine yerleşmiştir. O tahtında oturuyor. Sâkiye için ağaçtan ayaklar yapılmıştır. Bu ayaklar üzerine altından yapılmış sıra fıçıları konmuştur. Tanrıca sık bir
duvak örtünmüştür. Yüzü görünmemektedir. Gılgamış koşup onun yanına geldi. Kirle örtülüdür. Bir posta bürünmüştür. Bedeninde tanrı eti vardır. Gönlü üzgündü. Yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne benziyordu. Sâkiye, onu uzaktan görünce içinden düşünerek kendi kendisine şöyle söylendi:
"Her halde bu adam bir yabanıl hayvan oldurucusudur; ama yolu neden buraya düştü?"Sâkiye onu görünce, kapıyı dışardan ve içerden sürgüledi. Ancak Gılgamış onun ne yaptığına iyice dikkat etti. O, çenesini kaldırıp bağırmaya başladı Gılgamış ona, Sâkiye'ye seslendi: "Sâkiye, ne gördün de kapını sürgüledin? Kapını sürgüleyip, sürgü üstüne sürgü vurdun. Senin iç kapını döverim ve sürgüsünü kırarım!" (Bundan sonraki boşlukta, olasıdır ki, Samas'In günlük dönüsü sırasında Sâkiye Siduri'ye uğradığı zaman Siduri'nin Gılgamış hakkında Samas'a verdiği bilgi anlatılmıştır). "O, yabanıl hayvanları avlayıp postlarını giyiyor ve etlerini yiyor. Gılgamış şimdiye dek hiç kimsenin varamadığı hedefe ne zaman varacaktır? Ne zaman uygun yeli izleyecektir?" Samas düş kırıklığına uğrayarak ona donup, Gılgamış'a dedi: "Gılgamış, nereye koşuyorsun? Sen aradığın yaşamı bulamayacaksın!"
Gılgamış ona, yiğit Samas'a dedi:"Kırlarda şuraya buraya koştuktan ve dolaştıktan sonra, yerin altında
başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım? Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor. Kendimi güneşin Aydınlığına kandırmak istiyorum. Benim için karanlık, aydınlık kadar uzaktır. Fakat ölüm, ne zaman güneşin ışığını görebilmiştir? (Bundan sonraki boşlukta, Samas'ın Gılgamış'a avutucu bir yanıt verip vermediği pek belli değildir. Bu arada Samas gittikten sonra Gılgamış, Sâkiye Siduri'yle yine baş başa kalmıştır). Gılgamış ona, Sâkiye'ye dedi:"Ben gökyüzünden aşağıya inen boğayı yakalayıp yok ettim. Ben katran ormanının bekçisini vurdum. Katran ormanında oturan Humbaba'yı öldürdüm. Dağların geçidindeki aslanları öldürdüm." Sâkiye ona,Gılgamış:"Eğer sen bekçiyi vuran, katran ormanında oturan Hum baba’yı öldüren,dağların geçidindeki aslanları öldüren, gökyüzünden aşağı boğayı yakalayıp yok eden Gılgamış'san ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlünde üzünç var? Ne diye yüzün uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş? Ne diye krallığı unutup kırlarda dolaşıyorsun?" Gılgamış ona,Sâkiye'ye dedi:"Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım,benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim Engidu,
insanlığın yazgısına kavuştu (92). Onun için gece ve gündüz ağladım..Onun gömülmesine razı olmadım. Acaba arkadaşım sesime uyanacak mı diye. Yedi gün yedi gece böyle yaptım. Burnundan kurtlar düşünceye kadar. O, oraya gitti gideli yaşamı bulamadım. Bir haydut gibi kırların ortasında dolaşıyorum. Sâkiye, simdi senin yüzüne bakıyorum.Sonsuz derdim olan olumu görmeyim diye!" Sâkiye ona, Gılgamış'a dedi:"Gılgamış nereye koşuyorsun? Sen aradığın yaşamı bulamayacaksın.
Tanrılar insanları yarattığı zaman, onlar insanlara olumu verip yaşamı kendi ellerinde tuttular. Ey Gılgamış! Karnın dolu olsun, gece gündüz kendini eğlendir! Her gün bir senlik yap! Gece gündüz hora tepip oyna!Üstün temiz olsun. Başın yıkansın. Suyla yıkanmış ol! Elindeki küçüğe bak. Karın kucağında gününü görsün!" (Küçük boşluk).
Gılgamış ona, Sâkiye'ye dedi:"Simdi, Sâkiye, Utnapistim'e giden yol hangisidir? Haydi bana onun
simini (93) ver! Bana simi versene! Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçim gideyim! Sâkiye ona, Gılgamış'a dedi:"Gılgamış, şimdiye dek böyle bir geçit yoktu. Eskiden beri denizi hiç kimse asmamıştır. Denizi asan yalnızca yiğit Samas'tIr. Samas'tan başka, öte geceye kim gider? Geçiş güçtür. Deniz yolu çetindir. Bundan başka orada olum suyu da vardır. Bu, denizin onunu kapar! Gılgamış,şimdi denizi assan bile, ölüm suyuna varsan bile, yine ne yapacaksın?Gılgamış orada bir Ursanabi var. O, Utnapistim'in gemicisidir. Onunla birlikte Tastan kiler (94) var. Ursanabi, orman içinde kertenkeleyi toplar. Onu sen kendin bulmalısın. Olursa onunla birlikte as; olmazsa geri don!" Gılgamış bunu duyar duymaz, satırını kaldırıp koluna astı ve kemerine takılı kılıcını kınından sıyırıp ormanın içine dalarak,Tastan kilerin yanına indi ve bir ok gibi onların arasına duştu. (Belki küçük bir boşluk)
O hırsla onları darmadağın etti. Bu sırada Ursanabi geri dönüp Gılgamış'ın tepesine dikildi ve onun gözlerine baktı. Ursanabi ona,Gılgamış'a dedi: "Söyle bakalım senin adın nedir? Ben uzaktaki
Utnapistim'in kölesiyim!"Gılgamış ona, Ursanabi'ye dedi:"Benim adım Gılgamış'tır. Ben, Anu'nun evi olan Uruk'tan gelenim. Ben,dağlarda iz güdenim. Uzun bir yoldan, günesin çıktığı yoldan gelenim.
Ursanabi, simdi seninle yüz yüzeyim. Bana uzaktaki Utnapistim'i göster!" Ursanabi ona, Gılgamış'a dedi:"Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlün üzgün? Ne diye yüzün uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş? Ne diye krallığı unutup kırlara düşüyorsun?" Gılgamış ona, gemici Ursanabi'ye dedi:"Ursanabi, yanaklarım erimesin mi, yüzüm çarpılmasın mı, gönlüm üzgün olmasın mı, yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi,yüzüm ayazdan ve günesin sıcağından çökmesin mi, krallığı unutup kırlara düşmeyim mi? Benim dostum, dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini kovalayan katırcığım! Ey çölün parsI! Dostum Engidu! Yoldaşım! Dağlarda tek başına dolasan yaban eşeğini kovalayan katırcığım! Biz isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık. Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere girmiş,Humbaba'yı yok etmiştik. Dağların yolaklarında aslanlar vurmuştuk!Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım;benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan aşırı sevdiğim Engidu'yu insanlığın yazgısı yakaladı. Onun için altI gün yedi gece ağladım Onun gömülmesine razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye kadar.Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum.Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm. Arkadaşımı düşünmek beni daha çok sıktığından, kırlarda uzun yolculuk yapıyorum. Engidu'yu düşünmek beni daha çok sıktığından, kırlarda uzun yollar yürüyorum! Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım? Kırlarda şuraya buraya koştuktan sonra,yerin altına başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım? Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor. Kendimi günesin Aydınlığına kandırmak istiyorum. Benim için karanlık, aydınlık kadar uzaktır. Ama olu, ne zaman güneşin ışığını görmüştür?" Gılgamış ona, gemici Ursanabi'ye dedi:
"Simdi, Ursanabi, Utnapistim'e giden yol hangisidir? Haydi bana onun simini ver! Bana simi versene! Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçim gideyim!" Ursanabi ona, Gılgamış'a dedi:"Ey Gılgamış, kendi ellerin geçişe engel oldular! Sen Tastan kileri darmadağın ettin... sen kürekçileri yok ettin. Tastan kiler darmadağın oldukları için geçit yoktur! Gılgamış, baltayı eline al! Hemen aşağı
ormana geri git, karşına çıkacak olan beş kez on iki endaze uzunluğundaki yüz yirmi küreği kes ve sonra onlara meme biçiminde ayna (95) yapıp bana getir!" Gılgamış, bunu duyar duymaz baltayı eline aldı ve belinden kılıcı sıyırıp aşağı, ormana geri gitti. Beş kez on iki endaze uzunluğunda gördüğü yüz yirmi küreği kesti ve onlara meme biçiminde ayna yapıp Ursanabi'ye getirdi. Gılgamış ve Ursanabi gemiye bindiler. Gemiyi dalgaların üzerine oturtup denize açıldılar. Bir ay on beş günlük yol üç günde kestirildi. Ursanabi, böylece olum suyuna dek vardı. Ursanabi ona, Gılgamış'a dedi:"Sakın Gılgamış! Bir kürek al! ölüm suyu eline değmesin. Gılgamış ikinci küreği, üçüncü ve dördüncü küreği al! Gılgamış, besinci küreği al! Altıncı ve yedinci küreği al! Gılgamış, sekizinci, dokuzuncu ve
onuncu küreği al! Gılgamış, on birinci küreği, on ikinci küreği al!" Gılgamış, böylece bu yüz yirmi küreği kullanmıştı. O, bu sırada kemerini çözdü... Gılgamış, üstündeki giysiyi çıkarıp, geminin
ambarını (sintine) pençesiyle boşaltarak gemiyi yukarı kaldırdı.Utnapistim, onu uzaktan görünce, içinden kendi kendine şöylece söylendi:"Geminin Tastan kileri niçin kırılmış? Geminin sahibi olmayan biri niçin gemiye bindi? Buraya gelen benim adamlarımdan biri değildir."(Üç satır eksik)
"...günlün benden ne diliyor?"(20 satırlık boşluk. Gılgamış Utnapistim'e vardı:)Utnapisim ona, Gılgamış'a dedi:"Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlün üzgün? Ne diye yüzün, uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün ayazdan ve günesin sıcağından çökmüş? Ne diye krallığı bırakıp kırlara düşüyorsun?" Gılgamış ona, Utnapistim'e dedi:"Utnapistim, yanaklarım erimesin mi, yüzüm arıklamasın mI, gönlüm üzgün olmasın mI, yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne
dönmesin mi, yüzüm ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi, krallığı unutup kırlara düşmeyim mi? Benim dostum, dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım! Ey çölün parsI! Dostum Engidu!Yoldaşım! Dağlarda tek başına dolasan yaban eşeğini kovalayan
katırcığım! Biz, isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık. Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere girmiş,Humbaba'yı yok etmiştik! Dağların yolaklarında aslanları vurmuştuk!Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim Engidu'yu,insanlığın yazgısı yakaladı.Onun için altI gün yedi gece ağladım. Onun gömülmesine razı olmadım,burnundan kurtlar düşünceye kadar.Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum.Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm. Arkadaşımı düşünmek, beni daha çok sıktığından kırlarda uzun yolculuk yapıyorum! Engidu'yu düşünmek,beni daha çok sıktığından, kırlarda uzun yollar yürüyorum! Ah, nasıl
susayım? Ah, nasıl susayım? Sevdiğim arkadaşım toprak oldu! Sevdiğim arkadaşım Engidu toprak oldu!Ben de onun gibi yatmayacak mıyım ve onun gibi sonsuza dek uyumayacak mıyım?"
Gılgamış ona, Utnapistim'e dedi:"Hadi gidelim. Herkesin ağzında dolasan, uzaktaki Utnapistim'i görmek istiyorum (96). Bütün ülkeleri yürüyerek geçtim. Sarp dağlar astım.Bütün denizleri gece geldim. Gözlerim tatlı uykuya doymadı. Her zaman gecelemeden özeğim tükendi. Organlarımı sızı kapladı. Daha Sâkiye'nin evine varmadan ustum başım paralandı. Ayı, sırtlan, aslan,pars, kaplan, yağmurca ve dağ keçisi oldurdum. Bunların etlerini yiyip derilerini giyiyordum. Çektiğim bu yıkım, artık önüme kapısını kapasın. Zift ve katran bu kapıyı tıkalı tutsun. Artık bana çocuk sevinci verilsin." (Bir satır anlaşılmamıştır)Utnapistim ona, Gılgamış'a dedi: "Ey Gılgamış, sen bir tanrı çocuğu olduğun halde niçin yoksulluğa düştün? Niçin tanrıların ve insanların alınyazılarına karşı geliyorsun? Baban ve anan sana hep iyi şeyler gösterdi. Ey Gılgamış,niçin aptala dondun? (30 satırdan çok suren bir boşluktan sonra,Utnapistim'in sözü kesilmiyor gibi görünüyor:)Kızgın olum, insanI sinsi hep arkadan izler. Herhangi bir zamanda bir ev yaparız, herhangi bir zamanda bir belge damgalarız.Herhangi bir zamanda kardeşler arasında miras pay ederler. Herhangi bir günde bu kardeşler arasında kavga çıkar (97). Herhangi bir günde Irmak tasar ve ülkeyi su basar. Balıkçıl kuşları Irmak boyunca uçarlar.Irmağın yüzü güneşin yüzüne bakar; ama, eskiden beri hiçbir şeyde kararlılık görülmez (98). CalInan da, ölen de birdir. Ölümün biçimi çizilmez. Be hey insan oğlu, be hey adam; beni kutsadıktan sonra (99), büyük tanrılar olan Anunnaki (100) toplandı. Yazgıyı oluşturan Ant (101) tanrıçası, onlarla birlikte alınyazısını
belirledi. Olumu ve yaşamı onlarla birlikte saptadı; ama onlar ölümü bildirmediler."

 

ON BİRİNCİ TABLET



Gılgamış ona, uzaktaki (102) Utnapistim'e dedi:"Utnapistim, sana bakıyorum, biçimin başka değil; benim gibisin. Evet,benden ayrı değilsin, benim gibisin! Senin yüreğin savaş için yaratılmıştır! Nasıl oluyor da böyle sırt üstü yatıyorsun? Anlat! Tanrıların toplantısında yaşamı aramaya nasıl karar verdin?" Utnapistim ona, Gılgamış'a dedi:"Gılgamış, sana gizli bir şey açayım Tanrıların gizini söyleyeyim:Suri pak (103), senin bildiğin bir kent, Fırat’ın kıyısındadır. Bu kent çok eskiden varken, tanrılar bu kentin yanındaydılar. Tanrıların aklına bir tufan yapmak geldi. Bunların babaları soylu Anu,
hükümdarları yiğit Enlik,büyük vezirleri Ninurta,su yolcuları Ennagi ve Bilge Ea da onların toplantısında yer aldı. Ea, tanrıların verdikleri kararı, kamıştan bir çite anlattı: "Kamış çit, kamış çit!Duvar, duvar! Kamış çit dinle, duvar anımsa (104)! SurippaklI Ubar-Tutu'nun (105) oğlu (106), evi sok. Bir gemi yap. Serveti bırak.Yaşamı ara! Mülkten nefret et! Canını kurtar! Canlı yaratıkların her türünden geminin içine yükle. Yapacağın geminin her yanI uyumlu bir ölçüde olsun. Onun eni ve boyu bir ölçüde olsun. Yağmura karşı onun her yanına bir çatI kur." Ben, bunu anlar anlamaz Ea'ya, efendime dedim:
"iyi, anlaşıldı efendim. Simdi bana ne dedinse iyi dikkat ettim. Ben yapacağım. Fakat, kent halkı ve yaşlılar sorarsa ne diyeyim?" Ea,konuşmak için ağzını açıp bana, kölesine dedi:"Be adam, insanlara söyle dersin: Sanırım Enlil benden nefret etmeye başladı. Bunun için sizin kentinizde artık kalmayacağım. Enlil'in toprağına artık ayak basmayacağım. Apsu'ya (107) inmek istiyorum. Orada beyim, Ea'nIn yanında kalacağım. Ea, üzerinize bir bereket yağmuru yağdıracaktır. Bundan sonra, tufan, kuşların saklı yuvalarını ve balıkların sığınaklarını size getirecek ve bol urun alacaksınız.
Bulutları güden bey, üstünüze gerçek bir buğday yağmuru yağdıracaktır." Halk çevresine toplandı.
(Bundan sonraki 4 satırda yaşlıların ve gençlerin gemiye gerekli gereçleri taşıdıkları anlatılmaktadır.)
Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı. Güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı. Besinci günde geminin kaburgasını oluşturdum. Geminin temeli (omurgası) bir iki (108)genişliğindeydi.
Kenarları (küpeştesi) iki kez on kamış (109) yüksekliğindeydi. Üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti. Bunun da her yanI, iki kez on kamış uzunluğundaydı. Bundan sonra geminin dış yüzünü (bordasını)hazırladım ve onları boyadım. Gemiyi altI katlı yaptım. Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım, ambarını da dokuza boldum.Ortasına da su kazıkları çaktım (110). Güzel kürek seçtim. Ve geminin yedeklerini ambara koydum. Eritmek için kazana 21600 ...... zift döktüm). Bunun yarısını saf zift olarak gemiye sakladım.Tekneciler, gemiye 10800 sırlık (112) getirdiler. Bunun üçte biri
peksimet kızartmak için harcandı; üçte ikisini de gemici sakladı.isçilere çok sığır kestim. Ve her gün koyun boğazladım. Ustalara,Irmak suyu gibi bira, rakı, sırlık ve şarap akıtıldı. Bunlar, Nevruz
bayramına benzer bir bayram kutladılar. Ustayı yağlamak için kendi elimi de bulaştırdım. Gemi yedinci günde tamam oldu. Gemiyi kızaktan indirmek güç oldu. Çünkü, geminin üçte ikisi suya girinceye dek, onu, kızak üzerinde aşağıdan ve yukarıdan itmek zorunluğu vardı. Elime gecen her şeyi içine yükledim. Elime gecen her gümüşü içine yükledim. Elime gecen her altını içine yükledim. Bütün soyumu, sopumu ve kavmimi gemiye bindirdim. Yazının yabanıl, yazının evcil hayvanlarını ve bütün ustaları gemiye aldım. Samas, bana bir sure verdi: bulutları güden, akşamleyin bir buğday yağmuru yağdıracak diye. O zaman gemiye bin ve kapını (lumbar ağzI) kapa diye. Bu sure yaklaştı: bulutları güden, akşamleyin buğday yağmurunu yağdırıyordu. Ben havanın yüzüne baktım. Hava,akılmayacak
kadar korkunçtu. Ben geminin içine bindim ve kapımı kapadım. Gemici Pusur-Amurri'ye, gemiyi yaptığından dolayI, sarayI her şeyiyle teslim ettim. Artık gökten kara bulutlar yükseldi. Bulutların içinde Adad (113) gürledi. Sullat ve Hanis (114), tanrıların kafilesini çekiyorlardı. Saray Ulaları, bunların pesi sıra dağları ve ovaları asıyorlardı. Büyük ira (115), bütün bentlerin kazıklarını çekti.Ninurta da ilerleyip büyük havuzun sularını boşandırdı. Anunnaki tanrıları, meşaleleri yukarı kaldırıyorlardı. Tanrıların saçtıkları Işın, ülkeyi kızıla boğuyordu. Fırtına tanrısının saçtığı yalım,gökyüzünü yalıyordu. Bütün güneşin Işıklarını kararttılar. Büyük fırtına, ülkeyi bir çanak gibi parçaladı. Bir gün karayel esip hepsini
sildi süpürdü. Sonra birdenbire poyraz esip ülkenin altını üstüne getirdi. Rüzgârlar insanların tepesinde savaş edercesine çarpıştılar. Kimse kimseyi göremiyordu. Ve gökten bakılınca insanlar tanınmıyordu.
Tanrılar bile tufandan korkarak geri çekildiler. Ve göğün en yüksek katına kadar cılktılar. Tanrılar, orada bir köpek gibi kıvrılmışlardı.Göğün en son eteklerinde büzülüp yatıyorlardı. istar çocuğuna ağlayan bir ana gibi bağırıyordu. Tanrıların ecesi, güzel sesiyle âh ediyordu:Yazık o güne. O gün çirkef olsun. Benim, tanrılar meclisinde kötülük buyurduğum o gün. Ben nasıl oldu da tanrılar toplantısında kötülük buyurdum? Nasıl oldu da insanları yok etmek için bu savaşsımı buyurdum? Benim sevgili insanlarım, denizi balıklar gibi doldursunlar diye mi doğuyordu? Anunnaki tanrıları onunla birlikte âh ediyorlardı. Onlar, yerlerinde ağlayarak oturuyorlardı. Dudakları çatlamıştı (116). Ve ağızlarından buhar çıkıyordu. Fırtına ve tufan, altI gün, yedi geceyi geçti. Fırtına yurdu silip süpürüyordu. Artık yedinci gün gelince tufan fırtınası savaşımı durdurdu. Önceden dalgaları bir ordu gibi
birbiriyle savaşan deniz, simdi dinginleşti. Kotu rüzgâr dindi ve tufan sona erdi. Havaya baktığım zaman ortalıkta sessizlik vardı. Ve bütün insanlık çamur olmuştu. Suyun bastığı yüzey, dümdüzdü. Bunun üzerine hava deliğini açtığım zaman, günesin sıcağı burnumun kanatlarına vurdu. Diz çöküp oturdum ve ağladım. Göz yaşlarım burnumun kanatlarından akıyordu. Sonra ufuklara bakarak denizin kıyısını aradım. Her yana on iki kez on iki defa bakınca denizden bir ada yükseldi. Sonunda gemi Nissir (117) dağına oturdu. Nissir dağI gemiyi tutup onu sallanmaya bırakmadı. Birinci gün, ikinci gün Nissir dağı gemiyi tuttu ve onu sallanmaya bırakmadı. Üçüncü gün, dördüncü gün, Nissir dağI gemiyi tuttu ve onu sallanmaya bırakmadı. Besinci ve altıncı gün Nissir Dağı gemiyi tuttu ve onu sallanmaya bırakmadı. Yedinci gün gelince, dışarı bir güvercin çıkarıp uçurdum. Güvercin gitti, geldi. Onca konacak bir yer belli olmayınca geri dondu. Dışarı bir kırlangıç çıkarıp uçurdum. Kırlangıca gitti, geldi. Onca konacak bir yer belli olmayınca geri dondu. Dışarı bir karga çıkarıp uçurdum. Karga gidip bir kediyi (118) gagaladı. Bundan sonra dört rüzgâr yönüne her şeyi dışarı salıverip bir kurban kestim. Dağın tepesinde bir tütsü süngü hazırladım. Artık yedi ve nice yedi sungu küpleri yerleştirdim.
Bu küplerin taslarına güzel kokulu kamış, katran sakızı, ve mersin kokusu (myrte) doktum. Tanrılar bu güzel kokuyu aldılar. Tanrılar, kurban verenin tepesinin üstünde sinekler gibi toplandılar. Büyük
tanrıca oraya gelir gelmez kendi zevki için yaptığı büyük gerdanlığı yukarı kaldırdı: "Siz oradaki tanrılar! Ben boynumda taşıdığım bu gerdanlığın taşlarını nasıl unutmuyorsam, bu günleri de sonsuza dek anımsayacağıma ve asla unutmayacağıma ant içerim. Bütün tanrılar bu güzel koku sungusuna gelsinler. Ama, Enlil bu sunguya gelmesin! Çünkü koru körüne tufan yaptı ve insanlarımı yıkıma uğrattı!" Enlil oraya gelir gelmez, gemiyi görünce öfkelendi. igigi tanrılarına son derecede kızdı: "Buradan bir can kurtulmuştur. Bu yıkımdan kimse kurtulmamalıydı!" Ninurta, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil'e, yiğite dedi: "Böyle bir şeyi Ea'dan başka kim bulup düşünebilirdi? Her beceriyi, her hileyi yalnızca Ea bilir." Ea, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil'e, yiğite dedi: "Ey tanrıların büyük üstadI, ey yiğit Enlil! Ah, nasıl olur da sen  körükörüne tufan yaptın? Onun sucunu suçluya yüklet! Kelepçesini
gevşet ki etini kesmesin. Yine kelepçesini çek ki daha gevsek olmasın (119). Senin yaptığın bu tufan yerine, bir aslan kalkıp insanları azaltsa daha iyiydi! Senin yaptığın bu tufan yerine, bir kurt kalkıp insanları azaltsaydı daha iyiydi! Senin yaptığın bu tufan yerine, veba tanrısı kalkıp insanlara  ulaşsaydı daha iyiydi!. Ben, büyük tanrıların gizini açığa vurmadım! Aklı pek çok olan (120) bir düş gösterdim. O, böylece tanrıların gizini öğrendi. Simdi onun için bir karar vermek sana düşer!" Enlil, geminin içine binip elimden tuttu ve beni karaya çıkardı. Kadınımı da çıkarıp yanında diz çöktürdü. Alınlarımızı elledi ve aramızda durarak bizi kutladı. "Utnapistim, bundan önce bir insandı. Fakat simdi, Utnapistim ve kadını bizim gibi tanrılar olsunlar! Utnapistim otursun! Uzakta. Irmakların denize döküldüğü yerde!"
Enlil'in bu sözlerinden sonra, beni aldılar ve uzakta, Irmakların ağzına oturttular. Simdi sana tanrıları kim toplayacak? Aradığın yasamı nasıl bulacaksın? Haydi altI gün ve yedi gece uykusuz kal!" O,
dizlerinin üstüne çömeldiği yerde, uyku ona, sis gibi yavaş yavaş soluğunu verdi (121). Utnapistim ona, karısına dedi: "Adama bak! Yaşamı istiyordu. Uyku ona sis gibi, yavaş yavaş soluk verdi!" Karısı ona, Utnapistim'e dedi: "Sen onu elle de, adam uyansın! O, geldiği yoldan esenliğe geri dönsün. O, çıktığı kent kapısından ülkesine varsın!" Utnapistim ona, karısına dedi: "insanoğlu kotudur. Ve o, sana kötülük eder. Haydi onun günlük ekmeklerini pişir ve her gün başucuna koy! Uyuduğu günleri de duvara çiz!" O, onun günlük ekmeklerini pişirdi ve her gün onun başı ucuna  koydu. Uyuduğu günleri de ona imledi. Birinci ekmeği kupkuruydu. ikincisi büzülmüştü. Üçüncüsü yaştı. Dördüncü ekmeğin kabuğu ağarmıştı. Besinci ekmek küflenmişti. Altıncı ekmek pişmişti. Yedinci ¯ bu anda adamI elledi ve o, uykusundan irkilip uyandı. Gılgamış ona, uzaktaki Utnapistim'e dedi: "Beni uyku basar basmaz, sen durmadan beni elledin ve sen beni uyandırdın." Utnapistim ona, Gılgamış'a dedi: "Haydi Gılgamış, günlük ekmeklerini say! Ve iste su duvar, sana uyuduğun günlerin sayısını göstersin! Birinci ekmeğin kupkurudur. ikincisi büzülmüştür. Üçüncüsü yaştır. Dördüncü ekmeğin kabuğu ağarmıştır.Besinci ekmek küflenmiştir. Altıncısı pişmiştir. Yedinci bu anda sen uykudan irkilip uyandın!" Gılgamış ona, Utnapistim'e dedi: "Bana yardımcı kal! Nereye gideyim? Bütün organlarımı kotu ruhlar kapladı! Yatak odasında olum bekliyor; neye baksam, o, olumdur (122)." Utnapistim ona, gemici Ursanabi'ye dedi:
"Ursanabi, denizin rıhtımı seni aldatsın. iki kıyı arasında gidip gelen gemi senden nefret etsin! Her zaman, erişmek istediğin denizin kıyısından her seferinde yoksun kal (123)! Buraya getirdiğin adamın
gövdesi kirden kabuk bağlamıştır. Giydiği post, bedeninin güzelliğini bitirmiştir. Ursanabi, onu alıp yıkanacak yere götür. Kutsal bir rahibin yıkanması gibi, onun kabuk bağlayan kirini suyla yıka! O,
sırtındaki postu atsın ve deniz onu götürsün. Onun güzel bedeni parlasın! Yepyeni olsun başındaki külâh. Bir kaftan giymiş olsun. Görkemli bir giysi! O, ülkesine giderken, yürüdüğü yol boyunca,
yurduna varıncaya dek, kaftanI tiftiklenmeyip yepyeni kalsın (124)". Ursanabi onu alıp yıkanma yerine götürdü. Kutsal bir rahibin yıkanması gibi, onun kabuk bağlayan kirini suyla yıkadı. O, sırtındaki postu
attı ve deniz onu götürdü. Onun güzel bedeni parladı. Yepyeni oldu basındaki külâh, bir kaftan giymiş oldu. Görkemli bir giysi. O, ülkesine giderken, yürüdüğü yol boyunca, yurduna varıncaya dek kaftanI
tiftiklenmeyip yepyeni kaldı. Gılgamış ve Ursanabi gemiye bindiler. Gemiyi dalgaya kaptırarak sürüp gittiler. Karısı ona, uzaktaki Utnapistim'e dedi: "Gılgamış geldi, yoruldu, güçlük çekti. Ona ne verdin ki o yurda donuyor?" Fakat o, Gılgamış, geminin küreğini kaldırdı ve gemiyi kıyıya yanaştırdı (125).
Utnapistim ona, Gılgamış'a dedi: "Ey Gılgamış, geldin, yoruldun, güçlük çektin. Sana ne verdim ki
yurduna donuyorsun? Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Ve hiç kimsenin bilmediği biricik otun yerini sana söyleyeyim: Bu ot, tıpkı deve dikenine benzer, ama dikenleri gül dikeni gibi keskindir; yaklaşana batar. Sen bu otu eline geçirmek istersen, eline batacağından korkma!" Gılgamış bunu duyar
duymaz derin bir kuyu kazdı. Ve ayaklarına ağır taslar bağlayıp kuyuya indi. Ayağına bağladığı taşlar onu yerin altındaki tatlı su denizinin dibine kadar batırdı. Ama o, otu aldı ve dikenleri ellerine battı.
Bundan sonra Gılgamış, ağır taşları kesip yukarı fırladı. Kuyunun suyu onu fırlatıp denizin kıyısına attı. Gılgamış ona, gemici Ursanabi'ye dedi: Ursanabi, bu ot büyülü bir ottur; insan bununla gençliği kazanır. Bu ota, "yaslı genç olur" denir. Bunu Uruk'a yanımda götürmek istiyorum. Onu sevdiklerime yediririm. Ve onu parça doğrayalım. Sonra da kendim yiyip tam çocukluğuma doneyim." iki kez yirmi saatten sonra biraz yemek yediler. iki kez otuz saatten sonra kendilerini aksam dinlenmesine bıraktılar. Gılgamış burada suyu soğuk bir kuyu gördü. Suda yıkanmak için aşağı indi. Bir yılan otun kokusunu aldı. Ve tasların yarığından yukarı çıkıp otu götürdü (126). Gılgamış geri donduğu sırada yılan gömleğini atmıştı! Bu anda Gılgamış yere oturmuş ağlıyordu. O, gemici Ursanabi'ye dedi:
"Ursanabi kollarım kimin için yoruldu? Kimin için yüreğimden kanlar boşandı? Kendime iyi bir şey kazandım. 62114117111736 Yer aslanI (127) için iyilik yapmış oldum. Simdi denizin kabarması, beni iki kez yirmi saat, o yere geri götürse bile, gereçler kuyuyu kazdığım zaman içine düşmüştü. Burada isime yarayacak olan gereçleri nasıl bulabilirim? Olmaz! Yurduma geri dönmeliyim." Gerçekten Gılgamış gemiyi kıyıda bıraktı. iki kez yirmi saatten sonra biraz yemek yediler. iki kez otuz saatten sonra kendilerini aksam dinlenmesine bıraktılar. Onlar Uruk pazarına geldiklerinde, Gılgamış ona, gemici Ursanabi'ye dedi:
"Ursanabi, Uruk duvarının üstüne çık! ileri yürü! Temeli gözden geçir! Tuğla duvarI gözden geçir! Acaba bunun tuğlaları pişmiş değil midir? Temeli yedi bilge kurmamış mıdır? 3600 donum kent. 3600 donum hurma bahçesi, 3600 donum kerpiç kuyu. Üstelik istar tapınağının çukuru. Bunların topu üç kez 3600 donum. Ve iste bunların hepsi Uruk'tur."


 

ON İKİNCİ TABLET



Gılgamış destanI 11'inci tablette sona ermiştir. 12'nci tablet ancak bir ektir. Ve destanla hiçbir ilgisi yoktur. 1'inci tabletten 11'ncitablete dek olan bolumu serbest bir koşuktur ki, eski kaynaklardan yararlanılmış olmasına karşın, bunlardan bağımsız olarak değiştirilip yeni bir kalıba sokulmuştur. 12'nci tablet ise, İsa’dan önce yaklaşık 2000 yılında yazılmış olan Sumerce bir metnin aslına bağlı çevirisidir ve bu tabletin çevirmeni, metinde en küçük bir değişiklik yapmamıştır. Bu Sumerce metnin birinci kısmının yarısı, bundan birkaç yıl önce elimize geçmiştir. Bunun nasıl bittiğini bilmiyoruz. Olasılıkla birkaç yüz satırdan oluşan bu Sumerce metnin içinde, Akatlı çevirmen ancak 154 satırı çevirmiştir. Bundan dolayI bu tablette anlatılan olaylar, bütünlüklerini yitirmiş demektir. Görünüşe göre bu çeviri, yer altı dünyasını heyecanlı betimlemesi ve bu dünyanın yaşamının anlatımından oluşmaktadır. Yeraltı dünyasının heyecanlı betimlemesini ve bu dünyanın yaşamını su nedenle veriyor: Gılgamış, gök tanrıçası istar'la barışmak için, ona olağanüstü iyi ve değerli ağaçtan yapılmış bir taht sunmak istiyor. Bu amaçla çok yaşlı ve kalın bedenli bir Huluppu (128) ağacını devirmeye gidiyor. Bu ağacın tepesindeki yaprakların arasında, unlu fırtına kuşunun yuvası bulunuyor. Kimi Sümer söylencelerinde yavrusuyla birlikte gecen bu kus, kartal ve aslanın bileşimi olan bir yaratık olarak betimlenir.Ağacın kökleri arasında, hiçbir büyünün etkileyemediği yılan yuvası bulunuyor.Ağacın gövdesindeyse Bakireler Tanrıçası Lilit'in evi vardır. Gök Tanrıçası, sonraki Babil dininde en korkunç bir gulyabani olan bu Lilit'e, söylencemizde ilgi gösterip iyi davranıyor ve Lilit, Gılgamış' ın bu ağacı devirmesiyle hemen o anda özgürlüğüne kavuşuyor:Gılgamış, serüvenini başarıyla bitirdikten sonra, bir ganimet olarak bu ulu ağacın hem gövdesini, hem de dallarını Uruk'a getiriyor. Fakat yeraltI dünyasının tanrıçası Ereskigal, istar'a sunulacak bu armağanı kıskanıyor. Ve yeraltından yeryüzüne dek bir çukur acıyor; gerek ağacın gövdesi, gerekse dalları bu çukurdan cehenneme düşüyor. iste bu noktadan sonra 12'nci tabletimizin arkası geliyor.Sümer yazmasına göre Engidu, Gılgamış'ın arkadaşI değil, kölesidir. Efendisinin çukurdan aşağı, cehenneme düsen değerli ağaçlarını geri çıkarması için, bu ise hazır bekliyor. Engidu, efendisine, göreceği hizmetle ilgili olarak, su sözleri söylüyor (129):

I


"Ağacın bedeni hemen bugün, Nacar'In evine bırakılmış olacaktır.Ağacın dalları Nacar'In keseri için hazır olacaktır. Efendim, niçin ağlıyorsun? Hemen bugün, senin ağacın bedenini yerin altından çıkaracağım. Dalları cehennemden yukarı getireceğim.""Eğer bugün yeraltı dünyasına gidersen, kutsal şeyler önünde başını eğmemelisin.Temiz bir gömlek giymemelisin. Yoksa hemen senin bir yabancı olduğunu anlarlar. Mermer şişecikten alınmış güzel kokuyu sürünmemelisin. Yoksa onlar güzel kokuyu alınca hemen çevrene toplanırlar. Gürzünü (130) yeraltI dünyasına düşürmemelisin. Yoksa gürzle öldürülmüş olanlar hemen çevrene toplanırlar. Eline sopa almamalısın. Yoksa ruhlar senden titrerler. Ayağına ayakkabı giymemelisin. Yerde gurultu etmemelisin. Sevdiğin karını öpmemelisin. Kendisine kin beslediğin karını dövmemelisin. Sevdiğin çocuğunu öpmemelisin. Kendisine kin beslediğin çocuğunu dövmemelisin. Yoksa cehennem senin için sokurtu, homurtu yapar." Bu Sumerce şiirin deyiş özelliği; olayların birbirini düzenli olarak izlememesidir. Örneğin, simdi Engidu'nun yeraltına gittiği anlatılıyor; ancak, birdenbire de çıplak bir tanrıçanın betimlemesi yapılıyor. Burada betimlenen Tanrıca Nin-Asu'dur. Bu bitkiler tanrısallığını çok iyi tanıyoruz. Bu tanrısallık, her yerde bir tanrı olarak görüldüğü halde, bizim destanımızda birdenbire tanrıca olarak karşımıza çıkıyor. Simdi burada biz doğrudan doğruya birbirine bağlı olmayan sahneleri birbirine şöylece bağlamayı deneyeceğiz: Engidu yeraltına iner inmez, adI gecen Tanrıca Nin-Asu'nun kutsallığına ayak basıyor. Engidu, çıplak tanrıçanın güzelliğinden ve vücudunun parlaklığından dolayI kendinden öyle geçiyorki, Gılgamış'ın kendisine verdiği bütün öğütleri unutuyor. Böylece o, yer altı dünyasında yakalanıyor ve Gılgamış, değerli ağacından başka, kendisine bağlı olan kölesi Engidu'yu da yitiriyor.        

               
II


O, yatan bir kadına, yatan bir tanrıçaya, yatan Nin-Asu Ana'ya yaklaşıyor. Onun parlak omuzları açıktı. Örtülmemişti. Onun göğsü mermerden yapılmış yuvarlak bir vazo gibi kırışıksız ve dümdüzdü.

III


Engidu, yeraltI dünyasına gidip tanrıçayı görünce, bu tanrısallık önünde başını eğdi. Temiz bir gömlek giydi. Hemen onun bir yabancı olduğunu anladılar. Mermer şişecikten alınmış güzel kokuyu surundu.
Onlar güzel kokuyu alınca hemen çevresine toplandılar. Gürzünü yer altı dünyasına düşürdü. Gürzle öldürülmüş olanlar çevresine toplandılar. Eline sopa aldı. Ruhlar ondan titrediler. Ayağına ayakkabı giydi. Yerde gurultu etti.Sevdiği karısını öptü; kendisine kin beslediği karısını dövdü. Sevdiği çocuğunu öptü; kendisine kin beslediği çocuğunu dövdü. Cehennem onun için sokuştu ve homurtu yaptı.


IV


O, yatan bir kadına, yatan bir tanrıçaya, yatan Nin-Asu Ana'ya yaklaştı. Onun parlak omuzları açıktı. Örtülmemişti. Onun göğsü mermerden yapılmış yuvarlak bir vazo gibi kırışıksız ve dümdüzdü (131).


V


O zaman Engidu yeryüzüne çıkmak isteyince, onu ne belâ getiren ruh, nede hastalık ifriti yakaladı; onu cehennem kralının amansız bir şeytanı yakaladı.Onu, yeraltının kendisi yakaladı. O, yiğitler alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi oldurdu.


VI


O zaman Ninsun'un oğlu, kölesi Engidu için ağladı. Ve tek başına kalkıp Enlil'in Ekur evine (132) gitti.
"Enlil baba, bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü. Ağacımın dalları da yerin altına düştü. Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne belâ getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı;
onu, yeraltının kendisi yakaladı. Onu, cehennem kralının amansız bir şeytanı yakalamadı; onu, yeraltının kendisi yakaladı; o, yiğitler alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi oldurdu." Bunun üzerine Enlil Baba, Gılgamış'a hiçbir yanıt vermedi. Gılgamış, Sin Baba'ya başvurdu: "Sin Baba bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü. Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne belâ getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı; onu, cehennem kralının amansız bir şeytanI yakalamadı; onu, yeraltının kendisi yakaladı. O, yiğitler alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi oldurdu." Bunun üzerine Sin Baba, Gılgamış'a hiçbir yanıt vermedi.

VII


Gılgamış tek başına kalkıp Ea'nIn E-Apsu evine (133) gitti: "Ea Baba, bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü. Ağacımın dalları da yerin altına düştü. Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne belâ getiren ruh yakaladı ve ne de hastalık ifriti yakaladı; onu, yeraltının kendisi yakaladı. Onu, cehennem kralının amansız bir şeytanI yakalamadı; onu, yeraltının kendisi yakaladı; o, yiğitler
alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi oldurdu." Ama, Ea Baba ona su yanıtı verdi: "Cehennem kralI yiğit Nergal'a başvur! Ereskigal'In (134) ağabeyi Kral Nergal'a başvur! Eğer cehennemin kralI yiğit Nergal yeraltının hava deliğini açacak olsaydı, o zaman Engidu'nun ruhu hafif bir yel gibi yerin altından çıkardı."


VIII


(Bu yazınsal deyişe göre, simdi Engidu'nun ruhunun gerçekten yeraltından yeryüzüne çıktığı kendiliğinden anlaşılmış oluyor.) Bunlar birbirleriyle kucaklaştılar. Bir turlu birbirlerinden ayrılmak
istemediler. Birbirlerine anlatmaktan usanmadılar. "Arkadaşım (135), söyle bana! Söyle bana, yeraltında gördüklerini anlat bana!" "Söyleyemem arkadaşım! Söyleyemem! Sana yeraltI dünyasında
gördüklerimi anlatacak olursam, sen oturup ağlamalısın. Ve ben de oturup ağlayayım. Ellemekle zevk duyduğun benim güzel bedenimi, simdi böcekler, eski bir giysiyi yer gibi yiyor. Ellemekle zevk duyduğun benim güzel başım, bir çamur teknesi gibi toprak doludur."


IX


Engidu, söyle diyerek büzülüp toprağa çömeldi."Arkadaşım, yeraltI dünyasında şunları gördüm: (Tablette, Engidu'nun yeraltI dünyasıyla ilgili sözlerinin bulunduğu yer kırıktır. Söylenen bu sözler yaklaşık 30 satırdır.)


X


(Bu sahne, Gılgamış'ın, yer dünyasının ayrıntılarıyla ilgili olarak sorduğu soruları ve Engidu'nun buna verdiği yanıtları içermektedir ki bu bolumun, yaklaşık ilk 15 satırı kırıktır.) "Sehpaya asılmış olanı gördün mu?" - "Evet gördüm. Eğer işlediği günahtan pişman olsaydı, çivinin kopmasıyla kurtulurdu." - "Eceliyle öleni gördün mu?" - "Evet gördüm. Gece yatağında uyuyup, su, soğuk su içiyor." - "Savaş alanında öleni gördün mu?" - "Evet gördüm. Ana ve babası onun için uğraşıyorlar. Karısı da onun için çalışıyor." - "Cesedi kırda bırakılmış (mezara gömülmemiş) olanı gördün mu?" - "Evet, gördüm. Onun
ruhu yeraltI dünyasında uyumuyor." - "Ruhuyla kimsenin ilgilenmediğini (136) gördün mu?" - Hayvanlara yedirilen tencere kazıntısı ve sokağa atılan yemek artıkları onun besinidir." (Destan burada sona erdi. Destanın son tableti nasıl tutarsız bağladıysa yine tutarsız olarak böyle biter.)



ACIKLAMALAR
(1) "Bahri recez" Arap şiirinden OsmanlI-Turk şiirine gecen ve divan edebiyatımızda kullanılan aruz biçimlerinden biridir. Gılgamış destanının, binlerce yıl önce aruzla yazıldığını duymak ilk anda garip
gelebilir. Ancak, günümüzün Ortadoğu gelenek ve göreneklerinin pek çoğunun kökeninin Sümerlere kadar uzandığının, kazılarda elde edilen bulguların incelenmesiyle bilimsel olarak kanıtlandığını göz önünde tutarak, bu acıkmamayı yazan çevirmenin ya da Prof. Landsberger'in bir bildiği olduğunu düşündük ve açıklamayı  koruduk. (Yayımlayan.)

(2) Nuh adI, Sâmi dillerinde kullanılır. Metinde, Nuh adI yerine Utnapistim denmektedir. Gerek Nuh'un, gerekse Utnapistim'in sözlük anlamları belli değildir.
Sümerler Nuh Peygambere, Zi-UD-SUDDA diyorlardı. Bu addaki 'Zi', 'yasam, can, ruh' demektir; 'UD', 'zaman', 'SUDDA' da, 'uzun' anlamına gelir. Bu üç sözcükten oluşan ad, 'uzun omurlu' demektir.

(3) Savaş ve aşk tanrıçası istar'In tapınağı.

(4) Pişmiş tuğla, güneşte kurumuş tuğla olan kerpiçten daha değerliydi. Pismiş tuğla öteki tuğlaların kaplaması olarak kullanılırdı.

(5) Bu yedi bilge, yerin altında bulunan tatlı su okyanusunun tanrısı Ea'nIn öğrencileridir. Bunlar yeryüzüne çıkıp insanoğluna bilim ve bilgelik öğrettiler: Çok eski bir söylenceye göre de Sümer ülkesinin krallarıydılar.

(6) Etice yazmadaki bu yerde, Etilerin iki baş tanrısından biri göğün Güneş Tanrısı, öteki de Fırtına
Tanrısıdır. Burayı Babil mitolojisine, Babil anlayışına göre değiştirmeye çalıştık (Prof. Landsberger). (7) Endaze: 60 cm; karış: aşağı yukarı 20 cm.

(8) Bizim hep "ağlıl bol Uruk" diye çevirdiğimiz tümce, daha doğru olarak, "Koyun ağıllarının  kenti olan Uruk" diye çevrilmeliydi. "Bol ağıl" Uruk kentine göndermedir. Bu sıfat, Uruk'un Tanrıçası olan istar'a adanmış kutsal koyun sürülerini anıştırıyor.

(9) Gılgamış'ın taşıdığı yüksek krallık niteliklerinden biri olan çobanlıkla,yaptığı zulüm bağdaşmadığından, burada kendisiyle alay ediliyor.

(10)
Yakınmalar doğrudan doğruya büyük tanrılara yapılmadığından, daha küçük tanrıların aracılığına başvuruluyor, bunların aracılığıyla yapılan yakınmaları, ulu tanrılar dinlemiş oluyor. (11) Büyük ana
tanrıçalardan birinin adıdır.
(12) Aruru, kendisinin eskiden yarattığı Gök Tanrısı Anu'nun biçimini ruhunda canlandırıyor, sonra çamuru yazıya atarak bir buyu yapıp, ruhunda canlandırdığı bu biçimi gerçekleştiriyor (Prof. Landsberger).
(13) Suvat: hayvanların sürekli su içebildikleri bir su kıyısındaki,
en çok da Irmak kıyısındaki düzlük yer.
(14) Çok su içiyor olsa gerek (?).
(15) Avcı tuzak ya da kapan kurduğuna göre, yanındaki hayvanların, bu tuzak ya da kapana bağladığı hayvanlar olması gerekir. Çünkü avlanacak hayvanlar ne türdense, o tur ya da başka tur hayvanlardan biri kapanın ve tuzağın yanına bağlanır.

(16) Biz bunu, yoğun bir cevher olan göktaşI olarak yorumluyoruz. Bu, en büyük gücün simgesidir.
(17) Tuzakları.
(18) Yabanıl hayvanları (Prof. Landsberger).
(19) Belki içtiği bol su.
(20) Çevik, yiğit, açıkgöz, yaramaz anlamlarına gelir. Adam boynu vuran cellatla bir ilgisi bulunma olasılığı da vardır.
(21) Burada "addeğişimi " (metonomasie) vardır (Prof. Landsberger).
(22) "Allah’ın emri olmak" deyimi, cinsel ilişkide bulunmak ve yatmak sözcüklerinin karşılığıdır. Halk dilinde çok kullanıldığından bunu ötekilere yeğledim. Özgün metinde de yasal ilişkide bulunmuşlar gibi
görülmektedir.

(23) Dr. Albert Schott'un çevirisine koyduğu eski Babil yazmasına ait 45. satırın, anlam bütünlüğünü bozması nedeniyle çevirmedim. Prof. Landsberger bu satırı çıkarmamamı salık verdi..

(24)Ceylânların, geyiklerin, yagmurcaların  birdenbire sıçramalarına"mertlemek " denir.
(25) Güneş Tanrısı.
(26) En yüksek tanrılar.
(27) Burada Schott'un çevirisi, özgün metne göre değiştirilmiştir. Bu değişikliğin nedeni, burada eşcinsel ilişkiye değinilmesidir. Çünkü olay yanıltıcıdır. Destanı düzenleyen sanatçının anlattığı düş,
sanatta gösterdiği en büyük özelliğidir. Sanatçı, Gılgamış'a  koşnul  bir düş gösteriyor; o da bu düşü, bir çocuk saflığıyla anasına anlatıyor. Bu örge, birinci düşte, destanın yalnızca en son yazmasında
bulunuyor. Schott'un metniyse, en son yazma olan eski Babilce metinden çevrilmiştir (Prof. Landsberger).

(28) Gılgamış'ın  anası.
(29) O zamanlar insanlar güzel kokulu yağlarla bedenlerini yağlarlardı (Prof. Landsberger).
(30) Ev diye çevirdiğim sözcük, iki yerde geçmektedir, anlaşılması da güçtür.
(31) Burası yeterince açık  değildir. Bazı dilbilimciler bunu "ius primae noctis" (ilk gece hakkI) diye yorumluyorlarsa da, bu yorum genellikle kabul olunmuş değildir. (32) Çocuk doğduktan sonra,
göbeğinin bağı üzerinde fal bakılmış olsa gerek.
(33) Gılgamış'ın.
(34) Yerli olmayıp Sümer panteonuna sonradan girmiş bir tanrıça.
(35) Gılgamış'ın  izhara ile evlenme hazırlığı akla geliyor.
(36) Yabanıl inek görünümünde bir tanrıcadır (Prof. Landsberger).

(37) Yelmek, heves etmek anlamına gelir. Bazen bağlanma, kapılanma anlamında da kullanılır.(CN)
(38) Hafif uyumak, şekerleme yapmak. (CN)
(39) Bu satır anlaşılmıyor (Prof. Landsberger).
(40) Gılgamış'ın Engidu'ya söyledikleri, ne yazık ki kaybolmuştur.
(41) Uruk, Fırat kıyısında olduğundan böyle bir dilekte bulunulmuştur.
(42) Faldan, isin uğursuz gideceği anlaşılıyor.
(43) Eski Elâm devletine ait bir yer. Bugünkü Batı İran’da.
(44) Düşte bildirsin.
(45) Gılgamış'ın koruyucu tanrısı (Prof. Landsberger).
(46) Su taşımağa yarar tulum (CN).
(47) Yaslılardan (Çeviren).
(48) Emanet etmek anlamında.(CN)
(49) Anlaşılmaz bir sözcük.
(50) Güneş tanrısına su sunmak için.
(51) Kalk, fırla, sıçra demek.(CN)
(52) irnina, istar'la (Babillilerin Venüs’ü) ilgili bir yakarıda istar'la bir tutuluyor ve kendisine şöyle sesleniliyor: "Sen en güçlüsün, igigilerin (yeryüzü tanrılarının) en büyüğü, sen kraliçesin.
Kükreyen aslan, kızgın vahşi boğanın... (Sin'in Tanrısı) güçlü kızı, sana karşı duracak kimse yoktur." Buna göre, irnina, gezegenlerin tanrıçası Venüs’tür (Schott).

(53) Gılgamış'ın.
(54) Demek, tehlike atlatana su içirmek göreneği o zaman da varmış.

(55) Un, ruhların yerin altından çıkıp düş göstermeleri için serpilir.Bu ruhlar düşte görünürler.
(56) Gılgamış, dağların yamaçlarında biten ve yeğin yellerin etkisiyle devrilip iki kat olan buğdaylara benzetiliyor. Bir buğday eğildiği zaman başağI nasıl köküne kadar dayanırsa Gılgamış'ın o anda büzülerek uyuduğunu anlatıyor (CN).

(57) Cinsel anlamda.
(58) Belki arabanın bir süsü.
(59) Katran ağacı güzel kokar (CN).
(60) Bu dört satır tam olmadığı için çeviride atlanmıştır.
(61) Yesb de denen sert ve değerli bir tas (CN).
(62) istar'In sevgilisi olan Temmuz, yazın ölen bitkilerle birlikte cehenneme gider; bütün ülkede bunun için yas törenleri yapılır. İster iki ay sonra, onu cehennemden çıkarıp yeryüzüne getirir.

(63) Yani "Kanadım" diyor (Prof. Landsberger).
(64) Burada ne olduğu anlaşılmayan bir yemekten söz edilmektedir. Belki istar'In çobana önerdiği aşk eğlenceleri de kaba bir biçimde anılaştırılmış  olabilir.

(65) Çobanın  damak tadI olmadığından, istar'In
sofrasındaki yemekleri beğenmeyip anasının yemeklerini arıyor (CN).
(66) Hurma bahçelerinde yasayan ve hurmalara zarar veren adI
bilinmedik bir hayvana döndürmüştür.
(67) içi bos, özsüz buğdaya "kavuz" denir. "Kavuz yılları" sözüyle de
kıtlık yılları anlatılıyor (CN).

(69) Herkesin koruyucu bir tanrısı vardı (CN).
(70) Schott, burada yalnızca Boğazköy’de ele gecen metne göre "senin" diyeceği yerde "benim" diye bir değişiklik yapmıştır. Bunun için de su iki nedeni ileri sürmektedir: 1. Gılgamış'ın, Humbaba'nIn üzerine yaptığı sefere Samas neden olmuştur, diyor. Halbuki Samas'In bu sefere neden olduğunu ben, ozanımızda göremiyorum. Gılgamış  bu sefere gitmeye kendi karar vermiştir. Ancak Samas, seferde Gılgamış'ı  korumuştur. 2. Schott, Enlil'in Humbaba'yI ormana bekçi olarak koyduğunu ve onun
ölümüne neden olduğunu ileri sürüyor. Buna verilecek yanıt su olabilir: Kutsal katran devrildikten sonra, bekçiye gerek yoktur. Hem Gılgamış , katranların kerestesinden Samas için değil, Enlil için bir
kapı yaptırmıştır. Sanatlı olarak yapılan bu kapı, Gılgamış'ın  Enlil'e karşı  duyduğu minnet duygusunun bir anlatımıdır (Prof. Landsberger).
(71) Acık olarak anlaşılamayan bu satırlarda, sözü edilen kapıya bir anıştırmada bulunulmuştur. Bu kapı seferin ganimetidir.Ve Enlil'e yapılacak bir sunudur.Sefer de bu ruh coşkunluğu içinde yapılmıştır.
Halbuki Enlil için katlanılan bunca özveriye, güçlüğe ve yorgunluğa karşı Enlik değerbilmezlik gösteriyor.iste bu yüzden Engidu hırsından patlıyor,ama doğrudan doğruya tanrıya dil uzatamayıp hırsını bir çocuk gibi kapıdan ve bu dramda ancak bir uşak rolü oynayan fahişeden alıyor (Prof. Landsberger).

(72) Engidu'nun sözleri belki sıtma sabuklamasıyla söylenmiştir. Ancak bu sözler bir düse özgü değildir. Tersine Engidu, büyük bir güçlük ve yorgunluk içerisinde, taşınması
(68) Hayvanların ciğer, barsak, işkembe gibi iç organları. güç olan bir tur keresteyi, Tanrı Enlil'e bir sunuda bulunmak üzere yurda dek sürüklüyor. Bütün bu sefere atılması ve öfkesini kapıya karşı göstermesi en doğal davranıştır (Prof. Landsberger).

(73) Burada söz konusu olan ağaç değil, kapıdır. Kapının yüksekliği 12 metreden artıktır (Prof. Landsberger).
(74) Orospunun kösnül davranışlarının, başına belâ olmasını diliyor (CN).
(75) Yeraltı Tanrıçasının adlarından biridir.
(76) insanlar öldükten sonra toprak ve sonuç olarak toz oldukları için, burası, yani mezar, "tozun evi" diye anlatılmıştır.
(77) Tanrıların sürekli olarak ilgisini gören en yüksek rahip sınıfı belirtiliyor.
(78) Etana, insanlarla hayvanların bir arada yasadığı en eski zamanda, çobanlara krallık etmiştir.
(79) Suru ve çobanların tanrısı (Prof. Landsberg).
(80) Seni elimden aldı demek istiyor.
(81) Yaban eşeği pek cin bas olduğundan avlanması güçtür ve tek basına dolaşmaktadır (CN).
(82) Katır, dağda kolaylıkla gezebilen bir hayvandır. Anlaşılan Engidu, becerili bir dağcı ve becerili bir yaban eşeği avcısı olduğu için, katıra benzetilmiştir (CN).

(83) Bir tur ağaç (CN).
(84) Bu aslan olayI, geriye kalan ve yok denebilecek kadar silik olan izlerden çıkarılmıştır, bununla birlikte tamamladığımız, bu kırık ve belirsiz yer, son zamanlarda ele gecen Etice yazılmış bir metin
parçasıyla doğrulanmış görünüyor.

(85) Gılgamış'ın düşü burada bitmiş gibi görünüyor.
(86) ikizler dağI.
(87) Mâsu dağı  çatal biçimindedir. Güneş bu çatalın arasından çıkıyor (Prof. Landsberger).
(88) Dağlarda bulunan iki yanI dar ve yüksek yarmalar (CN).
(89) Gılgamış, karanlık boğazdan geçerken güneşle karsılaşmamak için adımlarını sıklaştırıyordu.
(90) Uzum salkımı gibi akikler.
(91) Bir tanrıça  olan bu Sâkiye, mitolojik bir kişidir; günlük dönüşü sırasında, yorgunluğuna karşı güneşe taze bir içki sunar (Prof. Landsberger).

(92) Oldu (Prof. Landsberger).
(93) Sim, im ve belirti anlamlarına gelir. Bu sözcüğü bir Türkmen’den duymuştum (CN).
(94) Tastan kilerin ne oldukları belli değildir; ancak, metnin bağlamından bunların kürekçi oldukları çıkarılabilir. Çünkü olum suyunun damlası bir insana sıçrayınca, o insanI olduruyor.
Dolayısıyla, böylesine tehlikeli suyu geçsek için belki tastan kürekçiler kullanılmıştır (Prof. Landsberger).

(95) Küreğin suya giren enli bolumu. Destan dönemlerinde bu aynaların turlu biçimlerde
yapıldıklarını, ele gecen resim ve kabartmalardan anlıyoruz. Nuh'un gemisinin kullandığı küreklerin aynasının da meme biçiminde olduğunu, bu destandan öğreniyoruz (CN).

(96) Gılgamış, Utnapistim'i tanımıyor; karşılaştığını  başka biri sanıyor (Prof. Landsberger).
(97) Bu, dünyanın geçici olduğuna bir örnektir. Bir aile ve bir mal kuruluyor, bunlar sonuçta yok oluyor.
(98) Dünyanın gelip geçici olusu, Irmağın akışıyla karsılaştırılmak istenmiyor.
(99) ilerde de göreceğimiz gibi, Utnapistim'e ayrıcalıklı davranıp ona sonsuz dinçliği verdiler; ancak o zamandan beri, tanrıların bu ilgisini bir daha kimse kazanamadı.

(100) Anunnaki: Gök tanrılarının tersine olarak yeraltI tanrılarıdır. (Prof. Landsberger).
(101) And: Değişmeyen yazgının simgesidir. Her kim günah islerse, içtiği andI bozmuş olur. insanlar günahı  olduklarına göre, yazgıları değişir demektir (Prof. Landsberger).

(102) Nuh Peygamber, dağların, denizlerin ve olum suyunun arkasında bulunduğu için, kendisi böyle
niteleniyor. (CN).
(103) Surippak, Uruk'un yaklaşık 30 km. kuzeybatısında, bugün Fara denen bir örendir (CN).
(104) Ozan burada, bir masal örgesinden yararlanmıştır. Yelden sallanan kamışlar, sesi insanlara iletiyor.
(105) Ubar-Turu: Babillilerin geleneğine göre, 18000 yıl saltanat suren Tutan'dan önceki son söylencesel kraldır (Prof. Landsberger).
(106) Nuh Peygamber'i çağırıyor. Tanrılar toplantısında verilen kararI, gevezelik edip Nuh'un kulağına iletiyor (CN).

(107) Apse: yerin altındaki tatlı su okyanusudur; aynı zamanda yerin üstündeki yağmur suyunun da havuzudur. Ea, hem bu havuzun ve hem de bu okyanusun beyidir (Prof. Landsberger).

(108) 3528 metre kare.
(109) Kamış: bir olcudur; yaklaşık üç metre uzunluğundadır.
(110) Geminin bu parçasının ne olduğu açık olarak anlaşılmıyor; "su kazıkları" diye sözcük sözcüğe cevirdik.
(111) Bu olcunun ne olduğu belirtilmiyor (Prof. Landsberger).
(112) Susam yağlıdır. Bu yağla güzel börek kızartılır. Nitekim Nuh peygamber de bununla peksimet kızarttırmış olduğunu söylüyor (CN).
(113) Fırtına Tanrısı.
(114) Sullat ve Hanis: Fırtına Tanrısı’nın yanında olan iki küçük tanrı.
(115) ira: savaşı ve hastalığı insanların başına saran bir tanrıdır (Prof. Landsberger).
(116) Korkularından (Çeviren).
(117) Nissir Dağı: Bugünkü Irak ve İran sınırında, Rumiye Golü'nün güneyinde bulunan yüksek dağlardan biri olsa gerekir. Bu yazma, israil oğulları yazmasından ayrılıyor. israilogullarI yazmasına göre, Nuh'un gemisi, Ağrı Dağı'nın üstüne oturmuştur (Prof. Landsberger).
(118) Keli: Suların, bataklıkların, çamurlu tarlaların ortasındaki kuru yerlere dendiği gibi, su altI olmayan dik tarlalara da "keli tarla" denir (CN).

(119) Ea, insanlara kızıp tufan yapan Enlil'e, bu seslenişiyle adalet yolunu salık veriyor. Herkesi sucuna göre cezalandırmayı anımsatıyor. Ve yaptığı tufanla gösterdiği adaletsizliği Enlil'in yüzüne vuruyor.

(120) Akarcası "Atrahasis" olan sözcüğü böyle cevirdik. Bu sözcük, Nuh Peygamber'in şanlarından
biridir.
(121) Uyumak için çömeliyor ve böylece kendi kendini zorluyor; ancak, uyku sis gibi soluğunu ona karsı ufluyor ve uyku, onu soluğuyla boğarak yeniyor (Prof. Landsberger).

(122) Ekmek sahnesinin anlamı şudur: Utnapistim, taşıdığı kan dolayısıyla yarI-tanrı olan
Gılgamış'ı , tanrılık niteliğini göstermesi için, sınava çekiyor. Bu  sınav, Gılgamış'ın bir hafta uykusuz kalmasıdır. Gılgamış, uyumamak için oturmayıp çömeliyor. Fakat son derece yorgun olduğundan, hemen uykuya dalıyor. Utnapistim'in karısı uyuyan Gılgamış'ın sınavı başaramadığını görünce, kocasına onu uyandırıp ülkesine geri göndermeyi salık veriyor. Ancak Utnapistim, onun da her insan gibi kotu huylu olduğundan, uyuduğunu yadsıyarak sonunda bir kavga çıkarmasından çekiniyor ve Gılgamış'ın ne kadar uyuduğunu kendisine göstermek amacıyla ortaya bir kanıt koymak istiyor. iste bundan ötürü, konuğun günlük ekmek payI, uyumasına karşın pişirilip başucuna konuyor. Ve konukevlerinde hep yapıldığı gibi, hesabI da duvara çiziliyor. Gılgamış, kendisine yüklenen bütün görev günlerini uykusuz geçireceği yerde, bastan sona uykuyla geçirdikten sonra, Utnapistim
onu uyandırıyor. Utnapistim'in önceden kestirdiği gibi, Gılgamış gerçekten uyuduğunu yadsıyor; ama, başucuna konan ekmeklerin geçirmiş olduğu değişimler ve çizilen çizgilerle, uyuduğu hemen anlaşılıyor. Bunun üzerine, yaşamı aramaktan vazgeçerek umutsuzluğa kapılıp talihinden yakınıyor (Prof. Landsberger).

(123) Gılgamış'ın acıklı durumu, Nuh Peygamber'i üzdüğünden, gemicisi Ursanabi'ye yukarıdaki
gibi ileniyor. Çünkü gemicisi Gılgamış'a yol göstermekle onu başına belâ ediyor.

(124) Nuh Peygamber, Gılgamış'ın kılığını düzelttikten sonra ülkesine yollamak istediğinden, gemicisine böyle bir buyruk veriyor (CN).

(125) Nuh Peygamber'in karısı, bindir güçlükle sonsuz yaşamı aramak için kocasının yanına gelen ve kocası tarafından sırtına güzel bir giysi giydirilip yine ülkesine geri yollanan Gılgamış'a açıyor ve kocasına böyle sorduktan sonra Gılgamış'a geri çağırtıyor.
(126) Yılan; suyun, yaşamın ve sağlığına tanrısı olan Ningiszida'nIn simgesidir. Yılanın çok yasayan bir hayvan olması bu otu yemiş olmasına yorulur.

(127) Yer aslanI: Yılanın başka bir adıdır (Prof. Landsberger).
(128) Bu ağaçtan, özellikle araba dingili yapılırdı. Nasıl bir ağaç olduğu pek belli değildir (Prof. Landsberger)
(129) Numaralarla gösterilen bölümleme, metnin kıtalara ayrılmış olduğunu göstermektedir. Bu kıta bölümlemesi, genellikle Akan şiirine yabancıdır. Buna karşılık, Sümer koşuğunun bir özelliğidir. Sümerce kıtalar, denebilir ki, ayrı ayrı sahneler halinde hazırlanmış olurlar. Her sahne tam bir birlik oluşturur. Ancak, kıtaların bölümlemesiyle ilgili olayların akışı, kimi zaman kesilir. Yani olayların arasındaki bağlar, çok kez gözardı edilmiş olur.

(130) Bu uygun bir çeviri değildir. Doğrusu, günümüzde ilkellerin kullandığı "bumerang"a
benzeyen, ağaçtan yapılmış bir "atma" silahıdır (Prof. Landsberger).
(131) Okurun da dikkatini çekmiş olduğu gibi, burada II. kıta sözcüğü sözcüğüne yineleniyor. Bunun anlamI ve sanatçının bundan amacI, söyle açıklanabilir: Engidu'nun yazgısının değişmesi, yani onun ruhlara katılması, bir yıldırım hızıyla oluyor. Sanki, hiçbir şey olmamış gibi, yeraltI dünyasında alışılan durum sürüyor ve yine, hiçbir şey olmamış gibi, Tanrıça Nin-Asu kendi tanrısal dinginliğini koruyor.
iste böylece, insanın olumluluğu tanrıların değişmeyen ölümsüzlüğüyle bir karşıtlık oluşturuyor (Prof. Landsberger).

(132) Dağ evi.
(133) Yeraltındaki tatlı su okyanusu (Prof. Landsberger).
(134) Doğru bir metin onarımı değildir.
(135) Akatça  yazmada görüldüğü gibi, Engidu burada birdenbire Gılgamış'ın arkadaşI oluyor. Bu bolumun Sümerce özgün metni elimizde olmadığından, değişikliğin nasıl ortaya çıktığını bilemiyoruz. Acaba bu değişiklik Sümerce özgün metinde mi vardı; yoksa Akatlı yazar, her şeye karşın burada, metin üzerinde kesin bir değişiklik mi yaptı? iste, söylediğimiz gibi, bunu anlayamıyoruz (Prof. Landsberger).

(136)
Ruhuyla ilgilenilmeyen kimsenin olusu: Kalırcılarınca, ruhu için adak
adanmayan bir olu demektir (CN).


 

 

 

 

 

 

Erkan İNCE Mimar İTÜ ,                Beykoz Cad 29 Cumhuriyet -Beykoz, İstanbul                +90 216 434 51 15         erkanince@erkanince.com