|
| |
Her şey
İstanbul’dan gelen bir telefonla başladı.Telefonun ucundaki
arkadaş İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi’nden tanıdığı yaşlı
bir profesörün, ailesi ile ilgili köklerini araştırırken
dedesinin annesi olan kadının mezarının; o zamanki adıyla
Gümenüz’de olduğunu, kendisinden bu konuda yardımcı olmasını
söylediğini, bizden de bu konuda araştırma yapmamızı rica
etti. Arkadaşım Osman da “Sen bu araştırmayı benden daha iyi
yaparsın” diyerek bana havale etti.
Bir hafta süren araştırmaların neticesinde bahse konu olan
mezarla ilgili bir sonuca varamadım. Sonrasında bu mezar
yerinin şimdiki Erdoğan Cebeci İlköğretim okulunun olduğu
yer olduğunu, mezarlık yerinin bozulduğunu öğrendim. Tüm
bunları araştırırken daha ilginç olan yaşanmış öyküyü
öğrendim. Merakla geçmişe doğru yolculuğum böyle başladı.
Kurtuluş Savaşı yıllarında bir çok önemli hizmetlerde
bulunmuş, adı sanı duyulmayan isimsiz kahramanlardan birinin
‘Karadenizli Dursun Kaptan’ın öyküsünü anlatacağım.
O gözü pek korkusuz bir denizci...
Kim bilir kaç defadır, Karadeniz’in hırçın sularına karşı
yelkenli takasıyla dalgaları köpük köpük suları yırtarcasına
boğuşuyor, her defasında...
Batum'dan yüklediği cephaneyi İnebolu’ya getirerek zaiyatsız
bir biçimde boşaltıyor, oradan da çeşitli vasıtalarla
Atatürk kuvvetlerine gönderiliyor. Anadolu ateşler içinde,
Anadolu işgal birliklerinin işgali altında.
Yine böyle İnebolu dönüşü deniz çıldırmış, rüzgar deli gibi,
hava soğuk, yol uzun... Dalgalar arasında bata çıka yoluna
devam etmeye çalışan Laz takası daha ne kadar bu zor
koşullarda dayanabilecekti. Yediği dalgaya baş vurmuş o
inatçı Laz kaptan elindeki dümenle güreş edercesine mücadele
ediyordu. Bu uzun soluklu, soğuk gecenin bir saatinde
Samsun’a bağlı küçük bir balıkçı köyü olan Gümenöz
kıyılarına kadar ulaşabildi.
Dursun Kaptan mürettebatı ve takasında bulunan annesi ile
birlikte Gümenöz’e sığınır. Öğrendiğime göre 1920-1922
yılları arasında Gümenöz’de kiraladıkları bir evde annesi
ile yaşar.
O yıllarda bölgede kolera salgını baş gösterir, her gün iki
üç kişi kolera hastalığından hayata göz yumar. Dursun
Kaptan’ın annesi de bu öldürücü hastalığın pençesinden
kurtulamayarak hastalanır ve Gümenüz’de ölür. Kolera
hastalığından hayatını kaybeden diğerleri ile aynı mezarlığa
gömülür.
Karadeniz’in dalgalarının yıkamadığı Dursun Kaptan yaşadığı
bu büyük acıyla yıkılır. Kısa bir süre sonra da ardında
hayatta en çok sevdiği güzel kadını, anacığını bırakarak
memleketi Rize’ye geri döner.
Senelerce insanımız, acılarını neşelerini günlük yaşamdaki
sıkıntılarını ağıtlar yakarak, türküler çığırarak dile
getirmişler, ifadeye çalışmışlar. Sıla özlemini hasretlerini
hep yüreklerinde demlemişler.
Dünyanın en güzel çiçeklerinden daha güzel kokan analarımızı
koklayıp, Anadolu topraklarını koklamışlar, can vermiş, yol
almışlar. Ta ki Gazi Atatürk cumhuriyeti kurana dek.
Türkülerimiz, kah bir aşıktan,
kah bir adsızdan, ama hepsi
bizden, Anadolu'nun ta içinden
İnsanlar yaşadıkça yıllar yılı, çığırdıkları türküleri de
günümüze ulaşıp kök salmış. Dedim ya insanımız övgüsünü de
yergisini de hep türkülerle anlatmak istemiş. Belki de
kendilerine göre en güzel ifade şeklini seçmişlerdi. İşte
tam bu konuyu araştırırken; Dursun Kaptan adına da bir türkü
yakıldığını, bu türküyü de Yakakent’te bir kişinin bilip
söylediğini öğrendim. Böyle bir türkünün olması beni oldukca
heyecanlandırmıştı. Büyük bir sabırsızlıkla o gece sabahın
olmasını bekledim.
İlk işim türküyü ağzından dinleyeceğim Hüseyin Başarır'ı (Lölöcü
Hüseyin dedeyi) bulmak oldu. Nihayetinde kendi iş yerime
çağırdım, bir açık çay söyleyerek konudan bahsettim. Hüseyin
dede Cumhuriyetimizden bir yaş büyük, Yakakent’te herkesin
tanıdığı sevdiği renkli bir kişilik.
Şekersiz gelen çayından büyük bir yudumu üfleyerek aldı,
dudakları ağır ağır hareketlerle kıpırdayıp ağzı ve
protezleri açılıp kapanmaya başladı.
Bir ara göz göze geldiğimizin farkına vardım. Önce gözleri
buğulandı ve kısıldı. Geriye yavaş yavaş saran bir kaset
gibi daldı gitti. Sonra yine şekersiz çayından bir yudum
daha çekti ardından ceketin iç cebinden çıkardığı büyük bir
mendille sulanan gözlerini itina ile sildi, sonrasında
birden beklediğimiz türkünün sözleri melodisi ile birlikte
bu yaşlı tonton kişiden beklemediğim bir güzellikte
dökülmeye başladı:
Dursun kaptan Batum’dan
Avare etti kalktı
Şişirdi yelkenleri
Küpeşteye yaslandı
Dursun kaptanı görsen
Sanırsın bir aslandı
(gemici baş taraftan bağırdı)
Dursun kaptannn bir duman
(uşaklar hep aleste)
Ne diyecek kaptanımız
Raftan aldı aynayı
Dedi ki “Gül Cemaldir”
Bir horon edeceiiz (2)
Kemenceyi kaldurun (2)
Vur kemaneci Ali (2)
Giderek yali yali de
Tutarak makli yali
Vur kemaneci Ali (2)
Bugün 82 yaşında olan Hüseyin Dede bu türküyü çocukluğunda
abisinden dinlediğini ve asla unutmadığını ifade etti.
|
|
Süleyman Arpa / 13-07-2007
22:09:5 |
|
| |
|