Mimarlık ve Kimlik Temrinleri-
I: Türkiye’de Modern Yapı Kültürünün Bir Profili
Aydan Balamir,
Doç. Dr., ODTÜ Mimarlık Bölümü
Türkiye’de çağdaş mimarlık
üzerine bu yazıda değinilen örnekler, dönemlerinin amblematik
yapıları kadar, sıradan üretimini de kapsıyor. Örnekleri
birbirine bağlayan temel konu, Türkiye’nin modernleşme deneyimi
içinde mimarların karşı karşıya kaldığı “kültürel kimlik“
sorusudur. Bu sorudan bağımsız gelişen yapı pratiğinin “kent
kimliği“ üzerine etkisi ise, konunun diğer yüzüdür. Yazıda
vurgulanan nokta, büyük harfle Mimarlık Pratiği kendini kültürel
kimlik sorusu ile meşgul ederken, küçük harfle mimarlık
pratikleri için bu soruların fantezi olmayı sürdürdüğü; sonunda
kentlerin görünür kimliğine damgasını vuranın ise, kültürel
kimlik sorusu ile bir hesabı bulunmayan egemen yapı kültürü
olduğudur. Yazının bu bölümü, Cumhuriyet’in kuruluşundan 60’lı
yılların sonuna kadarki dönemi konu ediniyor. 70’li yıllar,
“Müteahhit ve Bakanlık Modernizmi“ olarak etiketlenebilecek bir
yapı kültürünün hızla serpilip yerleştiği talihsiz bir dönem
olarak, gerek Türkiye’nin modern mimarlık deneyimindeki, gerekse
kentlerin yerleşik dokularındaki kırılma çizgisini oluşturdu.
Yazıda bu kırığa uygun olarak bölündü.
Türkiye’de çağdaş mimarlık
üzerine bu yazıda değinilen örnekler, dönemlerinin amblematik
yapıları kadar, sıradan üretimini de kapsıyor. Örnekleri
birbirine bağlayan temel konu, Türkiye’nin modernleşme deneyimi
içinde mimarların karşı karşıya kaldığı “kültürel kimlik”
sorusudur. Bu sorudan bağımsız gelişen yapı pratiğinin “kent
kimliği” üzerine etkisi ise, konunun diğer yüzüdür. Yazıda
vurgulanan nokta, büyük harfle Mimarlık Pratiği kendini kültürel
kimlik sorusuyla meşgul ederken, küçük harfle mimarlık
pratikleri için bu soruların fantazi olmayı sürdürdüğü; sonunda
kentlerin görünür kimliğine damgasını vuranın ise, kültürel
kimlik sorusuyla bir hesabı bulunmayan egemen yapı kültürü
olduğudur. Yazının bu bölümü, Cumhuriyet’in kuruluşundan 60’lı
yılların sonuna kadarki dönemi konu ediniyor. 70’li yıllar,
“Müteahhit ve Bakanlık Modernizmi” olarak etiketlenebilecek bir
yapı kültürünün hızla serpilip yerleştiği talihsiz bir dönem
olarak, gerek Türkiye’nin modern mimarlık deneyimindeki gerekse
kentlerin yerleşik dokularındaki kırılma çizgisini oluşturdu.
Yazı da bu kırığa uygun olarak bölündü.
1. Giriş: Kimlik Sorusu Karşısında Tereddüt
Türkiye’de çağdaş mimarlık pratiği, kültürel kimlik konusundaki
müzmin tereddütden nasibini almıştır.(1) Cumhuriyet Dönemi
süresince kimlik sorusu, doğu-batı, ulusal-evrensel
dindarlık-laiklik gibi ikilemlerin çevresinde dolaştı. Gerek
doğu ile batı arasındaki coğrafi konumdan, gerekse Asya,
Anadolu, Osmanlı ve Erken Cumhuriyet miraslarına bağlılık
tercihlerinden kaynaklanan zihin karışıklığı, kültürel üretimin
çeşitli alanlarında ortaya çıkan tereddütlerin kaynağı olageldi.
“Gelenek ve modernlik” karşıtlığına kilitlenmiş kutuplaşmalar
siyasal ve kültürel gündemleri işgal ederken, mimari üslup
tartışmalarının da kültürel kutuplar etrafında kimlik
temrinlerine yol açması doğaldı.
Kimlik sorusu karşısındaki tereddütler, Türkiye’de yaşanan bir
çok sorunun kaynağı olagelmiştir. Öte yandan, birçok projenin
altını oyan bu durumun, kültürel zenginlik yönünde bir kaynak
oluşturduğu da söylenebilir. Türkiye’nin bunca soruna rağmen
ayakta durabilişinde, kendine biçtiği kimlikleri zaman zaman
gözden geçirmeye göreli olarak açık olmasının payı aranabilir.
Bir başka deyişle, kimlik konularında öze yönelik, sabit ve
mutlak bir tanıma saplanmamış olmak, bu ülke için kültürel bir
varsıllık olmuştur.(2) Bunu, uygulamadaki tüm kusur ve
eksikliklere rağmen, Türkiye’nin modernizmi özümsemesinin bir
işareti olarak görmek demümkündür.
Kimlik konusuyla ilgili kararsızlığın modernlikle ilgisi, kültür
araştırmaları alanında sıkça değinilen bir konu. Kararsızlık ve
belirsizliğin “modern bilinçliliğin endişe derecesine ulaşan
belirtisi” olduğu savını, örneğin Kellner şöyle açıklıyor: “...
çünkü kişi hiçbir zaman doğru seçimi yaptığına, kendisi için
‘doğru’ kimliği seçtiğine, hatta bir kimlik oluşturup
oluşturamadığına bile emin olmaz. Modern insan, kimliğin
kurgulanmış doğasının ve kişinin kendi isteğine bağlı olarak her
zaman kimliğini değiştirebileceğinin farkındadır. Kişi,
kimliğinin diğerleri tarafından tanınması ve onaylanması
konusunda da endişe içindedir”.(3)
Türkiye, Osmanlı’nın Tanzimat aydınlarından devraldığı, bu
tarife uyan öznelerini Cumhuriyet döneminde de çoğaltarak,
kimlik konusunda vesveseli ve özentili bir ülke olmuştur.
Siyasal ve kültürel yaşamın hemen her alanında, doğru kimliğin
bulunup bulunmadığı ve bu kimliğin Batı tarafından tanınıp
tanınmadığı yönündeki endişenin kanıtlarını bulmak mümkündür.
Batılılaşmanın Fransız, Alman, Amerikan ya da Japon modellerine
özenerek kısa zaman aralıkları içinde yön değiştirmesi,
modernleşme sıkıntıları içinde olağan görülmeli. Modeli
genellikle dışardan ihraç etme eğilimi, Suud ve İran ilhamlı
batılılaşma karşıtları için de farklı olmadı; ancak bu kanadın
önünde, diğerine kıyasla, modele uygun özgün kentleşme örnekleri
olmadığından, etkileşim daha ziyade yapı ve kent donanımındaki
beğeni kalıplarıyla sınırlı kaldı.
Yüksek mimarlık kültüründe modellemeler sürerken, kentlere
görünür kimliğini veren egemen yapı kültürünün, 60’lı yıllardan
itibaren yerli bir gelişim sergilediği söylenebilir. Genetik
yapısı, bilgi pratiği ve genel görünümü bakımından dünyanın
heryerinde gözlenebilen 'modern vernaküler' yapı kültürüyle
akraba olmakla beraber, yaşanan süreçler bakımından Türkiye’ye
özgü, endemik süreçlerden söz edilebilir oldu. Bu süreçler,
mimari biçimlenmeyi etkileme şiddetleri yönünden benzer olan,
başlıca iki kolda yürümüştür: müteahhitlik kurumu ve bakanlık
bürokrasisi.
2. Erken Cumhuriyet
Kararsızlığı: Ulusalcı Akımlar ile Avrupa Modernizmi Arasında
1927 yılından iki yapı, Türk Ocağı ve Milli Savunma Bakanlığı,
Cumhuriyet’in kuruluş yılları süresince yaşanan kültürel
tereddütü ifade etmek için kusursuz bir çift oluşturuyor. (Resim
1 ve 2)
 
Osmanlı mimarisinden çizgiler
taşıyan ilki, yüzyılın başında ortaya çıkan ve daha sonra “1.
Milli / Ulusal Üslup” adını alacak akımı örnekleyen bir yapıydı.
Avusturyalı mimarların getirdiği, “kübik mimari” olarak
adlandırılan ikinci yapı ise ülke için oldukça yeniydi. Başkent
Ankara’nın çorak peyzajı o yıllarda, genç Cumhuriyet’in bir süre
aralarında gidip geldiği iki kimliğin mimari karşılıklarına
sahne oluyordu: Osmanlı mirasını sürdürmek ya da onu tamamen
reddetmek.
Cumhuriyet’in kurucuları, modern mimarlıkla aralarında kuvvetli
bir manevi ortaklık buldular. Bu mimarlık, batı yönünde radikal
bir ‘medeniyet değişimi’ projesine girişmiş genç ulusun ilerici
ideallerine uyuyordu. Oysa ilk başlarda, geç Osmanlı döneminden
devralınmış milliyetçi tez, Türk kimliğinin yabancı ve yerli
kültür kaynakları arasında dengeli bir diyet oluşturabilmesini,
batıdan alınacak unsurların doğu kültürüyle evcilleştirilmesini
öngörüyordu. “Evrensel uygarlık” ve “ulusal kültürler”
karşıtlığı üzerine kurulu bu tezi sahiplenenler içinde egemen
konumdaki Türkçülük akımı, Cumhuriyet’in kurucuları tarafından
olumlu karşılanmadı.(4) Yeni bir başkentin inşası, tasarlanan
kökten medeniyet değişimini başlatmak için her imkanı
sağlıyordu; kentin mekanları ve donanımı, çağdaşlığın göstergesi
ve motoru olma yönünde, modern giysilerden daha da etkili bir
araçtı. Modern tarzda konutlar, batılı tarzda yeni bir yaşam ve
görsel beğeni kültürünün yayılmasında etkin oldular. (Resim 3 ve
4)
 
‘Batı’dan anlaşılan, hala
yaşlı Avrupa idi; değişen yalnızca, Osmanlı dönemindeki Fransız
modelinin yerini artık 1. Dünya Savaşı müttefikleri Avusturya ve
Almanya’nın alışıydı.
Devrim ideolojisinin heyecanı içinde, genç nesil mimarların
tarihe ve geleneğe karşı kuşku geliştirmeleri doğaldı. Erken
Cumhuriyet yıllarında Osmanlı’yı hatırlatan her biçim,
‘gericilik’ çağrışımlarıyla yüklenmekte gecikmedi. 1940’larda
dünya üzerinde büyümekte olan ulusçu akım ise, ülkelerin şanlı
geçmişlerine, yüceltilen folkloruna, ve genelde klasik formlara
dönüşü körüklüyordu. Dünyayı saran akımlardan etkilenmemek,
akıntının gerisinde kalmak kolay değildir. Türkiye’nin bu
gidişata da ayak uydurması fazla gecikmedi, ve ilk yılların
radikal modernizminden bir kopma yaşandı. 1934’te inşa edilmiş
olan Sergi Evi’nin 1940’lı yıllarda Opera Evi’ne dönüştürülmesi,
kimlik politikasının tek bir yapı üzerinde egzersiz edildiği
çarpıcı bir örnektir. (Resim 5 ve 6)
 
Yapının ilk hali, Sovyet
Yapısalcılığı’nın izinde modernist bir çizgi sergilerken,
dönüştürülmüş yapı, devrimci kimliğin çok değil onbeş yıl içinde
evcilleştirilmesine tanıklık eder. Yapı klasikleştirilmiş; kule
ile yalın beyaz görünüm gitmiş, yerini göze aşina revaklar ve
takılar almıştır.
Yeni ulusalcı akım, Bruno Taut ve Sedat Hakkı Eldem’in
mimarisinde, bölgeselciliğin ölçülü örneklerini sergiledi.
Çeşitlenme, dönemin iki fakülte yapısıyla örneklenebilir. (Resim
7 ve8)
 
İlki, bölgesel motiflerin
daha ziyade ayrıntı ve süslemelerde yaşatılmasıyla belirginken;
diğeri geniş saçakları, cumba ve sabit pencere oranlarıyla
kodlanmış olarak, tüm kütle ve cephe düzenlemesinde
algılanabilir.
“2. Ulusal Üslup” olarak adlandırılan Eldem’in yaklaşımı,
Anadolu yöre mimarlığının –ya da özelleşmiş bir durumu olarak
ahşap evin– modernist yapı adabına uyarlanmasından oluşuyordu.
Klasik Osmanlı formlarının uyarlaması olan “1. Ulusal Üslup”
gericilik olarak algılanırken, yöre mimarlığının uyarlamasına
mimarlık tarihi ve eleştirisi daha toleranslı bakmıştır.
Kültürel olarak aynı Osmanlı’dan kalma yöre mimarisinin bir
şansı, reddedilen ‘egemen Osmanlı uygarlığı’ karşısında kırılgan
ve değişken kültürleri, masumiyeti ve arketip rasyonelliği
idi.(5) Bir diğer şansı ise modernizmin kanonları ile
savunulabilir oluşu idi. Hafif strüktürü, sökülebilir yapı
sistemi ve odalara cömert bir biçimde gün ışığı sağlayan çok
sayıda pencereye sahip cepheleriyle geleneksel ahşap ev, tam da
Modern Akım’ın ideallerine uyuyordu.(6) Yine de, ‘gerici’ ve
‘taklit’ olarak algılanmamanın ölçütü, örnek alınan modelle
benzeşim derecesine ya da modelin soyutlanma düzeyine bağlı
görülmeye devam etti. Örneğin Eldem’in Taşlık Kahvesi (Resim 9)

Boğaziçi’ndeki bir 17. yüzyıl
yalısına doğrudan benzeşimi nedeniyle, modernist meslek eliti
tarafından nadiren onaylanmıştır. Esin kaynağı ahşap çıkmalı
Ankara evi olan Emin Onat’ın bir yapısı ise ‘taklit’ sınırını
aşarak, Taut’un örneklediği tarzda makul bir yerellik yorumu
olarak benimsenebilmiştir. (Resim 10)

Mimarlık düşüncesinin en köklü münazara konularından biri olan
mimesis böylece, son yıllarda bu konuya yoğunlaşan entelektüel
ilgiye gelinene kadar, daha ziyade kültürel kimlik sorunuyla
ilişkilenen bir üslup meselesi olarak ele alındı.(7) Yaratıcı
dönüşüm sergileyebilen taklit ile sergilemeyen ‘kalp’ (sahte)
üretimi birbirinden yeterince ayırmaksızın topyekün ‘kopya’
olarak tanımlanan etkileşimler, Türk mimarlarını zengin Anadolu
mirasından yola çıkan çağdaş bir konut geleneği geliştirme
seçeneğinden uzak tuttu.
3. Cumhuriyetçi İdeallere Yeni Ayar: Amerikan Modernizmi,
Pragmatizm ve İman
1952 yılında mimarların yıllık Balo gazetesinde yer alan bir
karikatür (Resim 11),

Türk mimarlığının
Cumhuriyet’in kuruluşundan beri her on yılda bir, ardıl olarak
gelişen aşamalarını şöyle tarihliyor: 1925, 1935, 1945 ve 1952
–sırasıyla Yeni-Osmanlıcılık, Avrupa avangardı,
Yeni-Yöreselcilik, ve Amerikan modernizmi. Çok partili düzene
geçilen 50’li yıllar, ‘Batı’ kavramında bir yer değiştirmeye
sahne olmaktaydı; yapı ve yaşam kültüründe artık Amerikanlaşma
dönemi başlamıştı. Amerika’dan Türkiye’ye yabancı yardım
akışının yanısıra, Soğuk Savaş dönemi müttefiklerinin birer
“küçük Amerika” olma rüyasını Türkiye’nin de görmeye başlaması,
kültürel kimliğin yönünü ve ona uygun mimarlığın da şeklini
belirledi.
Sedat Eldem’in Taşlık Kahvesi’nden hemen sonra Uluslararası
Üslubun Türkiye’deki öncü örneklerinden İstanbul Hilton için SOM
ile işbirliği içine girmesi, meslek çevrelerinde mimari açıdan
bir “kimlik sapması” şeklinde yorumlanır.(8) Hilton, popüler
kültürün yeni odağı olarak her alanda yayılan Amerikan modasının
mimari karşılığı idi; Architectural Forum dergisinin 1955
sayılarından birinde çıkan yazıdan anlaşıldığı gibi, Hilton’un
ima ettiği anlamlar, mimari anlamının da önüne geçmiştir.(9)
“Modern Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun minarelerinden daha
yükseğe, bir ilerleme sembolü, eğlence odağı ve turizm için bir
mıknatıs inşa ediyor... Fes ve peçeyi Batılı özellikler lehine
çoktan terk etmiş birçok Türk için, yeni İstanbul Hilton başka
bir şeyi simgeliyor: bir zamanlar ‘Avrupa’nın hasta adamı’
olarak anılan Türkiye’nin uluslararası ailenin sağlıklı,
varlıklı, ve çok ziyaret edilen bir üyesi olma umudunu.”(Resim
12),

50’li yıllarda özel ya da kamu olsun, dişe dokunur yapılar artık
Amerikan modernizminin hatlarını taşıyacaktır. Ülkenin yeni
kimlik işaretleri, “minarelerden daha yükseğe” inşa edilmekle,
kamuya görünür kılınmalıdır. Öte yandan, Türkiye’nin ilk
‘gökdelen’ inşaatının, minareden yana fukara olan başkente nasip
olması, sanki Ankara’ya minaresizliğini hatırlatmış gibidir.
(Resim 13)

Çok partili rejime geçiş, bir
süredir uykuda olan dinsel aktivizmi uyandırmış, ve 80’li
yıllara gelindiğinde Ankara’da postmodern karşıdevrim
birikiminin işareti olacak Kocatepe Camisi için ilk girişim,
1957 yılına tarihlenmişti. 50’li yıllarda Amerikan rüyasına
uygun fiziki çevre talepleri ile yeni cami yapımı programları
için taleplerin birbirine paralel gelişmesi, kültürel kimlik
sorusunu yeni bir ikileme taşıdı. Toplumun bir kesimi ‘asri’
yaşamın yeni mihraplarını keşfederken, bir diğer kesimi eski
mihrapta iman tazeliyordu.
Erken Cumhuriyet döneminde devletin inşaat programları içinde
yeni camilerin yapım ve onarımı önemli bir kalem değildi. Bunun
bir nedeni konunun laik devlete ait bir mesele olmayışı ise, bir
diğer nedeni de, Osmanlı döneminden kalma camilerin, nüfusu
artmayıp azalmış bir toplum için henüz yeterli oluşuydu. Ancak
50’lere gelindiğinde nüfus artışı, kente göç ve siyasi İslamın
yükselişi, yeni camilere yoğun talep için gerekli sacayağını
oluşturmuştu. Türkiye’de cami tasarımı, ulusun Batılı ya da
Doğulu kimliklerle bütünleşmesine ilişkin siyasi gündemi, diğer
yapı tiplerine kıyasla çok daha belirgin olarak taşımıştır. Cami
formu üzerine kamuoyunda yapılan tartışmalar her zaman,
Cumhuriyet’in laikliğe ya da İslam’a bağlılığı üzerine daha
geniş siyasi tartışmaların bir parçası olageldi. Cami
mimarisinde modern ya da geleneksel formların seçimi, siyasi
kutuplardan birine ya da diğerine bağlılık mesajları olarak
anlamlandırıldı.(10)
1960’lara ait birkaç küçük ölçekli cami (14, 15 ve 16 nolu
figürler),
  
modern mimarlık ilkeleri ile
geleneksel cami imgesinin uzlaştırılmasına dönük arayışları
sergiler. Cami formunda yeniliklere yer verilmesi, politik
propaganda malzemesi haline getirilmediği sürece, dindar kesim
arasında herhangi bir tartışmaya neden olmuyordu. Ankara’daki
Kocatepe Camisi, bu ılımlı tutuma anıtsal bir karşı örnektir.
Yenişehir’de bir cami talebinin 1957’de dile gelişinden, 1987’de
ibadete açılışına kadar 30 yıl boyunca kamuoyunun gündeminde yer
alacak olan Kocatepe Camisi, mimarlık kültürüne fazla değinmeden
mimarlık üzerinden siyaset yapılmasına da örnektir. Cami için
açılan ilk yarışmada ödül alan proje (Resim 17),

yenilikçi formu ve mütevazi
boyutları nedeniyle engellenir. Atılan temel 1964 yılında
sökülür; açılan ikinci yarışma, Osmanlı imparatorluk camisinin,
yaratıcı bir dönüşüme hemen hiç uğramamış bir kopyasıyla –yani
kalp üretimle– sonuçlanacaktır.(11) (Resim 18)

60’lı yılların sonlarından başlayarak, camiler özellikle büyük
şehirlerin kenarlarında, kırsal alandan göç edenlerin yaşadığı
ruhsatsız gecekondu mahallelerinde yoğunlaştı. Kentlere göç, yer
değiştiren nüfusu ‘muhacir’ konumuna getirip derin bir kimlik
sorunuyla yüzleştirmekte idi. Bu sorun, doğulu-batılı,
yerel-evrensel gibi kültürel üstyapıya ilişkin incelmiş
sorularla değil, büyük kentin çarkında ezilip savrulan,
toplumsal sınıf kimliği belirsiz bir kitlenin özdeksel
sorularıyla daha gerçekçi olarak tanımlanabilir. Cami, bu nüfus
için her anlamda yönünü bulmaya yarayan korunaklı bir limandı.
Yeni bağlamına tutunmaya çalışan yeni kentli için caminin mimari
nefaseti söz konusu olamadı, binanın aşina bir çehreye sahip
olması yeterliydi. (Resim 19)

Nefasetin erbabı ise, konunun
tamamen dışında idi. Mimarın, tarih boyunca en yoğun yaratıcılık
ortamı olan bir yapı türünün –ibadet yapıları– pratiğinden
kopması, göz açıp kapayıncaya kadar, ve geri dönülmez bir
süreklilikte gerçekleşti. Daha sonraki yıllarda resmi makamlar
tarafından açıklanacak olan istatistiklere göre “her 6 saatte
bir caminin yapıldığı” bir ülkenin mimarları zengin bir ifade ve
yetkinlik ortamından mahrum kalırken, kent kimliğinin önemli
figür yapılarından cami tasarımı da kaba bir pragmatizme teslim
oldu.
4. Gelenek ile Modernliğin Gecekondu ve Apartman Kentlerde
Eriyişi
50’li ve 60’lı yılların yerleşik meslek pratiği, yerel karakteri
repertuarından çıkardı. Stilize edilmiş formlarda ve kabul
edilebilir ölçülerde olmak koşuluyla, ancak camilerde ve özel
konutlarda kabul görebilen geleneksel motifler, 1980’li
yıllardaki kitlesel dirilmelerine kadar, büyük ölçüde ortadan
kalktı. Eldem’in istikrarlı köşk ve yalıları ile, az sayıdaki
izleyicisinin üretimi, bu konudaki bir avuç istisnayı oluşturur.
Bu yıllarda mimarlar, çalışmalarını ithal tarzlar içinde
sürdürdüler; ülkede yapı endüstrisinin çok sınırlı olduğu bir
dönemde, yapı dili ve yapım tekniğinin incelikleri üzerinde
ustalaştılar. Uluslararası üslupların olgun örnekleri, sipariş
atölyelerinde üretilen sabit aksamı, mobilyası ve doğramasıyla,
ve özgün tasarımlı ‘güneş kırıcı’ kullanımlarıyla, dar olanaklar
içinde üretildi. (Resim 20 ve 21)
 
1950’ler, 2. Dünya Savaşı sonrasında hemen her yerde olduğu
gibi, planlanmış konut yerleşimlerinde CIAM ilkelerine göre
üretilen ‘noktasal ve yassı blok’ tipi inşaatlara sahne oldu.
(Resim 22)

Bunların kalburüstü örnekleri,
batının toplu konut deneyimini ve modernist dili özümsemiş,
nitelikli uygulamalardı. (Resim 23)


Ne var ki büyük kentleri
şekillendiren, yüksek modernizmin seçkin örnekleri olamadı.
Kırdan göç sonucu hızlı kentleşmenin doğurduğu konut sıkıntısı
ve yeni konut girişimleri için sermaye birikiminin yetersizliği,
kent topraklarının doğrudan işgaline ya da ranta dayalı
niteliksiz gelişimine yol açtı. İmarsız “gecekondu kentleri” ile
imarlı “apartman kentleri”nin gelişimi, hemen hemen parallel
seyretti. (Resim 24 ve 25)
Gecekondular pitoreskti; birkaç on yılda yeşil içinde kaybolup
uzaktan bakınca mutena görünümlere kavuşanları olmuştur.
Apartmanların başlıca iki çeşitlemesi söz konusuydu: küçük
arsalar üzerinde tekil inşa edilmiş, aynı yapılaşma koşullarına
tâbi bloklar; ya da
büyük arsalarda şekilsiz yığınlar halinde,
ekseri toplu olarak üretilmiş irili-ufaklı blok kümeleri.
Bunlardan ilki, standart boyut ve benzeri kütle tanzimleriyle,
bir kent dokusu olmaya daha yatkındı. Mimarileri özenli ise,
kentsel donanımı ve peyzajı yerindeyse, hele zamanla
bakkalı-manavı-berberiyle kente özgü bir heterojenliğe de
kavuşmuşsa, sonuç kent yaşamı açısından olumlu idi. Diğerleri
ise kent olmaya daha az istidatlı idiler; banliyö morfolojisi
ile toplumsal homojenlikleri bir araya geldiğinde, bu
yerleşimlerin ‘kent’ olarak değil, ‘şehir’ hiç değil, ancak
‘site’ olarak adlandırılabilişi, kent kimliği açısından zamanla
hissedilecek sorunun sinyallerini veriyordu.
Dönemin büyük harfli Mimarlık Pratiği ile küçük harflisi
arasında, 70’li yıllardan itibaren büyük kentlerde ortaya
çıkacak uçurum henüz yoktu. Kentlerin görünür kimliğini
oluşturan yapı stoku –az katlı evler ile çok katlı apartmanlar–
mimari karakterlerinin yanısıra, sürdürülen bir yapı ustalığının
da izlerini taşıyordu. (Resim 26, 27)

Bunda payı olan etkenler
arasında iyi yetişmiş mimar, mühendis ve teknik ara kadroların
varlığı yanısıra, müteahhitlik kurumunun ciddiyeti de
sayılmalıdır. 1950’lerde Demokrat Parti’nin devletçi programdan
kısmen uzaklaşarak liberal ekonominin yolunu açmasıyla, her
alanda özel teşebbüs aracılığıyla bir harekete geçti. Yapı
sektöründe küçük çaplı müteahhitlerin geliştirdikleri modeller,
kent konutlarının üretimini yeni bir kulvara soktu. Üretimin
itici gücü, müstakbel ev sahiplerinin küçük birikimleriyle
yaratılan sermaye idi, ve buna olanak tanıyan ‘parçalanmış
mülkiyet’ –1965 yılından itibaren yasalaşan kat mülkiyeti–yeni
bir toplumsal katmanlaşma yarattı, yeni bir kentsel yaşam ve
yapı kültürüyle birlikte.(12) Önceleri ‘temelden satış’
ağırlıklı başlayıp daha sonra müşterinin tamamen anonimleştiği
‘yap-sat’ modeline geçilmesiyle, mimar-müşteri-müteahhit
ilişkisi giderek koptu. Kat mülkiyeti yasasından önce, apartman
yapıları sahipleri için bir övünç kaynağı, mimarlar için de
kabiliyetlerini dışa vurmak için elverişli bir ortam
oluşturuyordu. Anonimleşen müşteri, kalifiye olmayan müteahhit
ve ruhsat teknisyenliğine indirgenmiş mimarlık hizmeti,
yapı-yaşam kültürünü değiştirdi.
Türkiye’ye özgü bu konut üretim biçimi, tarihi kentlerin doku
özelliklerini hemen hiç hesaba katmadan, kendini hemen her
yerleşimde yeniden üretti. (Resim 28)

Planlamada imarlı alanlar için
sık aralıklarla uygulanan yoğunluk artırımı, geleneksel mimariyi
olduğu kadar, erken modern konut örneklerini de ortadan silerek,
yerlerini süfli bir pratiğe bıraktı. Anadolu şehirlerinin çoğu,
50’li yıllarda başlayıp 70’lerde ivme kazanan, ve 80’lerin
liberalizmiyle tırmanan bir süreçle, toplam yarım asırlık bir
süre içinde, tarihi dokularını kaybettiler. Şehirlerini 2. Dünya
Savaşı’nın yıkımından korumayı başarabilen ülke, tarihi
kentlerini kendi eliyle yok etmiş oldu.
Bir kaç onyıl içinde mimarlar, yapı üretiminin mimarlık ve kent
planlamadan kopuşuna tanık oldular; aslında kısa sürede,
mimarlığın kent planlamadan kopuşuna da tanık olacaklardı.
İronik bir biçimde, planlama disiplini devlet gündemine 1960’lı
yıllardan sonra girmiş, ve mimarlık okullarında bağımsız şehir
planlama bölümleri de bu sıralar kurulmuştu. 1960 ihtilali
demokratik hakları genişleten yeni bir anayasa ile
sonuçlandığında, bunu izleyen yıllar, sol kanadın ortaya koyduğu
toplumsal söylemin yükselişine şahit olmuştu. Kentleşme,
gecekondu ve planlama üzerine yapılan akademik çalışmalar daha
ziyade bu eksen üzerinde gelişti. Mimarlık alanında bir diğer
gelişme, yöre mimarisi üzerine ilgi ve birikimin büyümesi oldu.
Yerel mimariler giderek yokolurken araştırması kurumsallaşıyor,
yerel geleneklerin karşısında gelişen çağdaş yapı pratiği ise
giderek yerlileşiyordu.
* * *
[Yazının 2. bölümünün ilk altbaşlığı: “Çeşitlenirken Yerlileşen ve
Kabalaşan Modernizm: Müteahhit ve Bakanlık Üslupları”]
NOTLAR
(*) Bu yazı, 12-16 Ekim 2002 tarihinde Tahran Çağdaş Sanat Müzesi ve
Ağa Han Mimarlık Ödülleri tarafından düzenlenen “Kültürel Değişim
Semineri” için hazırlanmış sunuş temel alınarak hazırlandı. Mimarlık
dergisi için ilk çeviriyi yaparak, üzerinde yeniden çalışabileceğim
altlığı sağlayan Tuğçe Selin Tağmat’a teşekkür borçluyum. Yazının
ilk versiyonu: A. Balamir (2003) “Architecture and Exercise of
Identity: A Profile of Building Culture in Modern Turkey”, Abadi:
Quarterly Journal of Architecture and Urbanism (12: 37) Summer 2003,
20-45. Yazı, kültürel kimlik konusunda, bir kısmı konferans
bildirilerinde kalmış eski yazılardan temalar taşıyor. Kapsanan
dönem için verilebilecek genel kaynaklara, doğrudan değiniler
dışında, yer vermedim. Bu konuda temel kaynaklardan biri hala Renata
Holod ve Ahmet Evin’in derlediği Modern Turkish Architecture (1984)
kitabı. Cumhuriyet sonrası dönemlere yoğunlaşan referans kitaplar
arasında Bülent Özer (1964), Enis Kortan (1971), İnci Aslanoğlu
(1980) ve Üstün Alsaç’ın (1976) erken çalışmaları sayılmalı. Son
yılların dönemsel çalışmaları arasında Sibel Bozdoğan’ın Modernism
and Nation Building (2001) ile 1996 Habitat Konferansı ve
Cumhuriyet’in 75. yılı nedeniyle yayınlanmış kitaplar (1996,1998,
1999) öne çıkıyor. Toplu konut üzerine literatürde Yıldız Sey’in
(1984, 1998) ve Ali Cengizkan’ın çalışmaları (2002); kültürel kimlik
konusunda ise Bozkurt Güvenç’in kapsamlı Türk Kimliği (1995) kitabı
sayılmalı. (Kaynaklar 2. bolümün sonunda.)
1. “Kültürel kararsızlık ve tereddüt” ifadesi ve bu davranışa
açıklık getirebilecek kavramsal çerçeve, 1994 yılında sunulmuş bir
bildiriden alındı: A. Balamir (1994) "Architecture and the Question
of Identity: Buildings of Dwelling and Prayer in Postmodern Turkey",
Rethinking the Project of Modernity in Turkey: An Interdisciplinary
Conference, MIT Boston 10-13 March.
2. Kimlik kavramı üzerine literatürde farklı düşünce ekollerinin
parçaları olan iki ana görüş ortaya konuyor (Hoffman’dan özetle):
Biri, Kıta Avrupa kökenli felsefi geleneklerden (Descartes ve
Leibniz’den, Hegel ve Kant’a), diğeri ise Anglo-Amerikan kökenlerden
(Locke’dan J. S. Mill ve Davranışçılık’a) geliyor. İlki, aktif bir
şekilde düşünen bir özne olarak mutlak bir ‘ben’e önsel bir kimlik
yüklerken, diğeri kimliğin toplumsal koşula bağlı olduğu, daha pasif
bir ‘ben’ üzerinde durur. Bu ayrım, kimliğin ‘kalıtımsal olarak
aktarılan’ (kesin, kalıcı ve değişmez olarak doğuştan gelen
özellikler içeren) bir nitelik mi yoksa ‘kazanılan’ (yani göreli,
tesadüfi ve rastlantısal) bir özellik mi olduğuna dair temel bir
soruyu ortaya çıkarıyor. [Hoffman, G. (1980) “The Foregrounded
Situation: New Narrative Strategies in Postmodern American Fiction”,
The American Identity: Fusion and Fragmentation, ed. R. Kroes,
Amsterdam, 289-343.]
3. Alıntı için bkz.: D. Kellner (1992) “Popular Culture and the
Construction of Postmodern Identities”, Modernity and Identity S.
Lash, J. Friedman, ed., Blackwell, 142.
4. Modern düşünce geleneğinde ‘medeniyet’ ve ‘kültür’ ayrımına, bu
konuda Ziya Gökalp (1924) ve Paul Ricoeur (1965) metinlerine
referansla değinen önceki bir yazı: A. Balamir, G. Asatekin, (1991)
“Ulusal Kimlik Sorusu Üzerine Karşıt Düşünceler ve Konut Mimarisi”,
ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi, (11:1-2) yayınlanışı 1993, 73-88.
Yazının kısmen aynı temaları işleyen bir öncülü: G. Asatekin, A.
Balamir (1990) “Varieties of Tradition and Traditionalism”,
Traditional Dwellings and Settlements Review (1:2) 61-70.
5. Yöresel mimarinin uygarlık-kültür karşıtlığı içinde konumlanışı
ve modern mimariyle sorunlu ilişkisi için: A. Balamir, G. Asatekin
(1991) “Ulusal Kimlik Sorusu Üzerine...”; G. B. Nalbantoğlu (1993)
“Between Civilization and Culture: appropriation of Traditional
Dwelling Forms in Early Republican Turkey” JAE (47) 66-73; S.
Bozdağan (1996) “Vernacular Architecture and Identity Politics: The
Case of the ‘Turkish House’” TDRS (7: 2) 7-18; U: Tanyeli (1999)
“Türkiye’de Modernleşme ve Vernaküler Mimari Gelenek: Bir Cumhuriyet
Dönemi İkilemi”, Bilanço:1923-1998: Türkiye Cumhuriyeti’nin 75
yılına Toplu Bakış, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul.
6. Eldem’in kendi mimarisini modernizmin kanonları ile savunur oluşu
üzerine yetkin bir değerlendirme için: S. Bozdoğan, S. Özkan, E.
Yenal, ed. (1987) Sedat Hakkı Eldem, Architect in Turkey, Concept
Media. Ahşap Anadolu evindeki cömert açıklıklar sayesinde elde
edilen bu hafiflik ve şeffaflığı gözlemleyen mimarlık tarihçisi
Goodwin’in, “Modern Mimarlık Akımı’nın Türkiye’den çıkmış olması
beklenirdi” şeklindeki yorumuna, Prof. Enis Kortan, ODTÜ’de vermiş
olduğu bir konuşmasında değinmişti.
7. Mimarlıkta ‘taklit’/ mimesis üzerine Arredamento Mimarlık
dergisinin Şubat 2002 (100+44) sayısındaki dosya, içindeki Jale Erzen, Uğur Tanyeli, Tansel Korkmaz, Hülya Yürekli, Ferhan Yürekli
ve Alev Erkmen’in yazılarıyla, örnek bir derleme sunuyor.
8. Mimarların yıllık ‘Balo’ gazetesinde çıktığı hatırlanan, Eldem’e
yönelik bir küçük ilan şöyle: “Kimliğimi Hilton’da kaybetmiş
bulunuyorum; yenisini aldığımdan eskisi hükümsüzdür.” (Prof. Feyyaz
Erpi’nin aktarması.)
9. Alıntının yapıldığı makale: Esra Akcan (2001) “Amerikanlaşma ve
Endişe: İstanbul Hilton Oteli”, Arredamento Mimarlik,100+41, ,
112-119. Neo-Osmanlı tarzındaki Ankara Palas Oteli’nden Hilton
Oteli’ne evrilen mimarlık pratiğini, kültürel üretimde ‘moda’
düşüncesiyle incelenişi için: Erkmen Savaşkan (1996) “Architecture
and Fashion: Indices of the Westernisation Process through the Study
of the Fashionable in Hotel Architecture”, Yüksek Lisans Tezi, ODTÜ
Mimarlık Bölümü (Danışman: A. Balamir).
10. Türkiye’de cami mimarisinin siyasi mesajını konu edinen
yayınlanmamış iki bildiri: A. Balamir S. Yavuz (1991), “Debates on
Character and Identity in Architecture”, 9th UIFA Congress: Identity
in Architecture, Kopenhag, 19-22 August; A. Balamir (1994) "Architecture
and the Question of Identity...”
11. J. Erzen, A. Balamir (1996) “Contemporary Mosque Architecture in
Turkey”, Architecture of the Contemporary Mosque, I. Serageldin, J.
Steele eds., Academy Editions, 100-116. İlk projeyi engellemek için,
kabuk örtünün getirdiği yapısal güçlükler bahane edilmiştir.
Projenin iptal edilmesi, programı 20,000 kişilik bir cemaate çıkarma
fırsatı verir. Gerçekleşen yapı plan olarak Şehzade ve Sultan Ahmet
Camileri’ne, cephesi ile Süleymaniye Camisi’ne, dört minaresi ile de
Selimiye Camisi’ne öykünür.
12. M. Balamir (1992) “Türkiye'de Kentleşme ve Kat Mülkiyeti”,
yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara;
M. Balamir (1994) “‘Kira Evi’nden ‘Kat Evi’ne Apartmanlaşma: Bir
Zihniyet Dönüşümü Tarihçesinden Kesitler”, Mimarlık (260), 29-33.
RESİM ALTLARI
1) Arif Hikmet Koyunoğlu, Türk Ocağı, Ankara 1927 (ODTÜ dia arşivi)
2) Clemens Holzmeister, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 1927 (ODTÜ
dia arşivi)
3) Seyfi Arkan, Çankaya Camlı Köşk, Ankara 1935 (ODTÜ dia arşivi)
4) Ernst Egli, Tüten Apartmanı, İstanbul 1930’lar (Sey 1999,
Fotoğraf: Cemal Emden)
5) Şevki Balmumcu, Sergi Evi, Ankara 1933 (ODTÜ dia arşivi)
6) Paul Bonatz, Sergi Evi’nden Opera’ya dönüşüm, Ankara 1948 (Batur
1994)
7) Buno Taut, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Ankara 1937 (Fotoğraf:
Hasan Özbay)
8) Sedat Hakkı Eldem, Fen Edebiyat Fakültesi, İstanbul 1944
(Bozdoğan, Özkan, Yenal 1987)
9) Sedat Hakkı Eldem, Taşlık Kahvesi, İstanbul 1950 (Bozdoğan,
Özkan, Yenal 1987)
10) Emin Onat, Cenap And Evi, Ankara 1940’lar (Foto: Aydan Balamir)
11) “Ankara’da Mimarlık” (Balo Gazetesi, n.5, 2.2.1952, p. 4)
12) SOM ve Sedat Hakkı Eldem, Hilton Oteli, İstanbul 1952 (ODTÜ dia
arşivi)
13) Enver Tokay, İlhan Tayman, Emek İşhanı, Ankara 1959 (ODTÜ dia
arşivi)
14) Turhan Uyaroğlu, Başar Acarlı, Kınalı Camisi, Kınalı
Ada-İstanbul 1964 (Erzen, Balamir 1996, Foto: Necati Yurtsever)
15) Hakkı Atamulu, Derinkuyu Camisi, Derinkuyu-Nevşehir, 1960’lar
(Fotoğraf: Murat Balamir)
16) Cengiz Bektaş, Etimesgut Camisi, Etimesgut-Ankara 1964
(Fotoğraf: Ozan Sağdıç)
17) Vedat Dalokay, Nejat Tekelioğlu, Kocatepe Camisi, ilk proje,
Ankara 1957 (ODTÜ dia arşivi)
18) Hüsrev Tayla and Fatin Uluengin, Kocatepe Mosque, Ankara 1967
(Broşür, Diyanet İşleri Başkanlığı)
19) Cengiz Topel Caddesi’nde cami, İstanbul (Fotoğraf: Murat Balamir)
20) Hayati Tabanlıoğlu, Atatürk Kültür Merkezi, İstanbul 1966
21) Doğan Tekeli ve Sami Sisa, İlaç Fabrikası, İstanbul 1968
(Tekeli, Sisa 1994)
22) Emlak Kredi Bankası, Ataköy Yerleşmesi, İstanbul 1961 (Sey 1999,
Fotoğraf: Gültekin Çizgen)
23) Melih Birsel ve Haluk Baysal, Hukukçular Sitesi, İstanbul 1960
(Fotoğraf: Hasan Özbay)
24) ‘Gecekondu Kent’, Altındağ-Ankara (Sey 1999, Fotoğraf: Cemal
Emden)
25) ‘Apartman Kent’ (Sey 1999, Fotoğraf: Ara Güler)
26) Muhittin Güreli, 14 Mayıs Evleri, Gaziosmanpaşa-Ankara 1950’li
yıllar (Fotoğraf: Aydan Balamir)
27) Apartman, Ankara, 1960’lı yıllar (Fotoğraf: Aydan Balamir)
28) Mardin, 2001 (Fotoğraf: Aydan Balamir)
Aydan Balamir,
Doç. Dr., ODTÜ Mimarlık Bölümü |